29 Şubat 2012 Çarşamba

Bu dikiş patlar...


Yıldırım Demirören TFF’nin yeni başkanı seçildi. Öyle görünüyor ki işi bir önceki Federasyon’dan bile daha zor yeni ekibin. Sanırım pek çok kimsenin söylemeye dili varmıyor ama biz yine de “hayırlı olsun” diyelim. Bizim şer bildiklerimizde hayır, hayır bildiklerimizde şer vardır; inancımıza göre.

Malûm süreçte cereyan eden hadiseler ve yeni başkanın bu hadiselerde üstlendiği rol, takındığı tavırlar nedeniyle Trabzonspor yönetiminin kendisini Federasyon başkanlığı sürecinde açıktan desteklemesi, söz konusu kulübün taraftarları arasında tam anlamıyla infiale sebep oldu. Bilenler bilir, takımın idari ve/veya teknik kadrosunun aldığı tartışmalı kararlardan sonra kimilerine göre aşırı ihtiyatlı bir tavırla “kapalı kapılar ardında neler olup bittiğini tam olarak bilmiyoruz. Bekâra karı boşamak kolay” gibi düşüncelerin etkisiyle temkinli yaklaşımlarda bulunduk. Durum bu sefer ne kadar farklıdır ya da benzerdir bilmiyorum ama bize göre artık su eşeğin kulağına kadar kaçmıştır. Trabzonspor yönetimi zaten süreç boyunca çok kötü bir sınav vermiş, birkaç cılız çıkış dışında taraftarının beklentisini karşılamaktan çok uzak kalmıştır. Şimdi de yeni başkanla yapmışsa nasıl bir pazarlık yapmıştır, neyin sözünü almıştır da kendisini açıktan desteklemiştir? Bunca olan bitenden sonra bir eline ayı, bir eline güneşi verseler yine de Trabzonspor yönetiminin desteği etik ölçüler içine sığdırılamaz diye düşünüyorum. Tepkilerini bize mail ve telefonla bildiren sayısız taraftarın düşündüğü gibi.

Demirören Federasyonu bu ağır yükün altından kalkabilir mi, kalkabilirse nasıl kalkar? Türk futbolunu nasıl bir gelecek bekliyor? Doğrusu pek de iyimser olamıyoruz desek yeridir. Ancak ben yine de başından beri savunduğum görüşte ısrarlıyım: Varsayalım ki her şey örtbas edildi, hiçbir şey yokmuş gibi yola devam kararı alındı. Ya da ne bileyim, göstermelik cezalarla geçiştirilmeye çalışıldı. Bu dikiş tutmaz, tez zamanda patlar. Eller mersine, siz tersine gidemezsiniz. Dünya şikenin futbolun kanseri olduğunu çok önce teşhis etmiş, gereğini düşünmüş ve uygulamışken, siz başka türlü davranamazsınız. Davranmaya kalkarsanız çok daha büyük bir bedel öder, sonunda yine dünyanın gidiş istikametine doğru elâleme yetişmeye çalışırsınız. Bu Tanzimat’tan beri böyle olmuştur, yine böyle olacaktır.

Uzun yıllar Antalya’da turizm sektöründe çalışan bir arkadaşım ara sıra ilginç gözlemlerini aktarır. Bir seferinde de, orada mülk almış ve yerleşmiş Almanların çocuklarının, kurban bayramlarında herkesin kurban kestiğini görünce “Biz neden kesmiyoruz” diye sorduklarını, birkaç yıl sonra o Almanların da kurban kesmeye başladıklarını söylemişti.

Bir insan cep telefonuna antipati duyabilir, ancak modern hayat cep telefonuna göre düzenleniyorsa, o insan da modern hayatın içinde yer almak istiyorsa kullanmak zorundadır. Hem modern hayatın içinde olmak hem de cep telefonu kullanmamak gibi bir garabet söz konusu olamaz. Cep telefonu örneğini diğer bütün teknolojik gelişmelere teşmil edebilirsiniz.

Şike meselesi de bu çerçevede değerlendirilebilir, değerlendirilmelidir. Kimse “Türkiye’de böyle bir şey yoktur, kesinlikle olmamıştır” diyemez. Fakat bugün diyemez. 1980’li yılların başlarında her nasıl olmuşsa TRT’de şikeyle ilgili bir belgesel program yayınlanmış, o zaman aktif futbol hayatına devam eden bütün futbolcular kendilerine yöneltilen “Türkiye’de şike yapılıyor mu” sorusuna “evet, yapılıyor” diye cevap vermemişti. Sadece Bursaspor’dan Sedat-3 “Belki yapılıyordur, belki yapılmıyordur. Ben bilemem” şeklinde, Trabzonspor’da oynayan Hasan Şengün de (Dobi Hasan) “Ben ve oynadığım takımlarda böyle bir şey olmadı. Dolayısıyla bir şey diyemeyeceğim” demişti. Ancak aktif futbol hayatını noktalayalı uzun zaman olmuş ve lakabı “şikeci”ye çıkmış bir kaleci, bu soruya bütün samimiyetiyle “Evet, hem de ciddi ölçülerde yapılıyor” diye ifşaatta bulunmuştu.

O zaman hiçbir şey olmadı tabii. Türkiye’de yer yerinden de oynamadı. Çünkü ülke dünyayla bugünkü kadar entegre olmamıştı, dünyanın öbür ucundaki bir borsa hapşırınca bizim ekonomi nezle olmuyordu. Şimdi kolay değil üç maymunu oynamak. Oynamaya kalkarsanız da maymuna çevirirler eninde sonunda.

29.02.2012, Taraf


15 Şubat 2012 Çarşamba

Futbol olmasa(ydı)?..


Eskiden entelektüel sol kesim, tıpkı dindarlar gibi futbolla pek hoşlaşmazdı. Son zamanlarda bu durum hayli değişmiş, zikrettiğimiz kesimlerin tavırları hayli yumuşamış olsa da yine de birtakım tartışmalar belli çizgiler üzerinden devam ediyor.

Bu meselede, Trabzon şehri ve Trabzonspor kulübü çok tipik bir örnek olarak karşımıza çıkıyor. Dört büyük kulüpten üçünün kulüp binaları İstanbul’da bulunmasına rağmen yalnızca bir şehirle özdeşleşmiş değiller, dolayısıyla bu konu minvalinde onların üzerinden bir şehir-kulüp analizi yapmak pek de sağlıklı görünmüyor.

Trabzon dışında Bursa için bir şehir-kulüp bütünleşmesinden söz edebiliriz, ancak elimizde Bursa hakkında yeterli veri yok ne yazık ki. Şimdilik yakından tanıdığımız Trabzon üzerine haddimiz olmayarak da olsa boy boylayalım, soy soylayalım.

Ne zaman Trabzon hakkında sosyal, kültürel, ekonomik, eğitsel anlamda bir tartışma olsa söz bir yerden Trabzonspor’a gelir, futbola ve kulübe olan tutkunun şehrin bütün enerjisini çekip tükettiğinden şikâyet edilir. Birkaç yıl önce İstanbul’da Trabzon’un eğitim sorunlarıyla ilgili bir panele izleyici sıfatıyla gitmiştim. Panelin tarihi aylar öncesinden belirlendiği, lig maçlarının gün ve saati de sadece birkaç hafta önce belli olduğu için Trabzonspor’un bir maçıyla panelin saati çakışmış ve doğal olarak katılım son derece kısıtlı kalmıştı. Panelde konuşan bilim insanları da bu durum karşısında veryansın etmiş, Trabzon hakkında bu kadar önemli bir organizasyon varken maçı tercih eden “güruh”a demediklerini bırakmamışlardı. Ne bir çözüm önermişler ne de çözüme giden yolları göstermişlerdi. Trabzon’la ilgili eğitim amaçlı bir etkinlik düzenliyorsunuz ve Trabzonluların büyük çoğunluğunu yaptığınız şeyin önemini anlamamakla suçluyor, hepsini birden çöpe atıyorsunuz.

Yani hastalığı teşhis ve tedavi amacıyla yola çıkıyorsunuz, hastayı yerinde bulamıyorsunuz. Hasta tam da rahatsızlığından kaynaklanan bir bağımlılık nedeniyle başka bir yere gitmiş. Bu da hastalığın bir parçası. Siz de “ben tedavi etmeye geldim ama hasta bunun önemini kavramaktan çok uzak. Ne hali varsa görsün” deyip geri dönüyorsunuz.

Önce önemli bir ayrıntının altını çizelim: “Trabzonspor olmasaydı Trabzon olmazdı, şehrin yerini kimse bilmezdi, takım şehrin en önemli varlığıdır” gibi düşüncelere asla katılmıyoruz. Trabzon binlerce yıllık bir şehirdir, futbol olmasa şehrin potansiyeli başka bir varlık üretecekti. Ancak gelgelelim,Trabzonspor bir realitedir. Bu realiteyi yok sayarak, küçümseyerek Trabzon’la ilgili hiçbir şey yapamazsınız, hiçbir yere varamazsınız. Hele Trabzonspor’u ortadan kaldırmanız gibi bir ihtimalin dile getirilmesi bile zaman kaybıdır. En akıllıca tavır, Trabzonspor’dan şehre nasıl fayda devşirebiliriz sorusunun cevabını aramak olmalıdır.

Meselenin bir başka boyutu, acaba futbolun oynandığı başka ülkelerde durum nasıldır? Futbol sadece geri kalmış ülkelerin tutkusudur da onların aklını başından mı almıştır? Avrupa’nın ultra modern ülkelerine baktığımızda görüyoruz ki, statlardaki ortalama seyirci sayısı bizden çok daha fazla. Bırakın şu bizim de hayranlıkla izlediğimiz takımların maçlarını, Kemal Belgin’in deyişiyle ligde 16. ile 18. oynuyor, tribünlerde 40 bin seyirci. Eee? Acaba Barselona’da, Madrid’de, Milano’da, Torino’da, Londra’da insanların enerjisini çekip almıyor mu bu futbol denen kara delik? Hadi biz geri kalmış bir ülkeyiz, iyi eğitim almış Batı Avrupalıya ne oluyor? Oralarda insanlar tiyatroyu, operayı, resim sergisini, paneli, sempozyumu bırakıp maça mı gidiyorlar? Bu da doğru bir teşhis değil. Yıllar önce öğrendiğim bir istatistikte, İngiltere’de yıllık toplam tiyatro seyircisinin tribün seyircisinden iki milyon daha fazla olduğu ifade ediliyordu.

Aynı kişiler hem maça hem tiyatroya mı gidiyorlar, yoksa iki farklı kitle mi söz konusudur bilmiyorum. Ancak bildiğim bir şey var: Ne Trabzon’da ve dolayısıyla Türkiye’de ne de dünyada mümkün olsa da futbol ortadan kaldırılsa, futbol tutkunları sadece ve hep birlikte operaya, tiyatroya, sergiye hücum edecekler, yine kendilerine futbol benzeri bir meşgale bulacaklardır. Futbol bir cinnet değildir, sosyal bir ihtiyaca cevap verir. Bu, tarihin ve dünyanın her noktasında böyledir, öyle görünüyor ki öyle olmaya da devam edecektir. Futbolun olmadığı yerlerde de başka şeyler vardır. Trabzon gibi kendine has bölgelerde yapılması gereken de futboldan sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel açıdan fayda sağlamaya çalışmaktır.

15.02.2012, Taraf

8 Şubat 2012 Çarşamba

Hiç play-off’a girenle girmeyen bir olur mu (!)


Garip bir sezon yaşıyoruz. Belki de Türkiye futbol tarihinin en garip sezonunu. Bir yandan Lig devam ediyor, öte yandan 3 Temmuz süreci. Biz pir-i fanilerin anlayamadığı şey, ortaya dökülen bunca tape, mape, kayıt filan falan delil midir değil midir? Delilse suçlular neden cezalandırılmıyor? Değilse neden tutuklular serbest bırakılmıyor? Sezon devam ediyor, maçlar oynanıyor, sonunda ne olacağını kimse bilmiyor. Belki çok özel birileri biliyor ama biz de onların ne bildiğini bilmiyoruz.

Mehmet Demirkol der ki, “Eğer Fenerbahçe şu an liderliğe oynamayıp 12-13. sırada olsaydı, çoktan gereği düşünülmüştü. Açık konuşmak gerekirse play-off’un içinden bir takımı alıp düşürmek çok zor bir şey”. Böylelikle değerli yorumcu, Fenerbahçe’nin eninde sonunda küme düşürüleceğini ya da düşürülmesi gerektiğini zımnen kabul ve ifşa ediyor. Yani Fenerbahçe’nin düşürülmesi gerekiyor, olması gereken bu, ancak Lig’de iyi durumda olduğu için bu karar alınamıyor.

Aklıma 30 sene önce vuku bulan bir hadise geldi. Bugün ismini herkesin bildiği bir ünlü, o zaman kendisini çapkınlık yaparken görüntüleyen bir muhabiri fena benzetmiş, ağzını burnunu kırdıktan sonra mahkemeye çıkmış, sonra serbest bırakılmıştı. Basına yapılan açıklamada serbest bırakılmasının gerekçelerinden biri de “iyi bir aileye mensup olması” sayılmış ve bu gerekçe de benim fena halde dikkatimi çekmişti. İyi bir aileye mensup olmak da ne demek oluyordu? Vatandaşın dövdüğü gazeteci komaya girmiş, uzun süre hastanede yatmıştı. Ölebilirdi bile. (Vatandaş sonradan bir süre içeride yattı, öyküyü çarpıtmış olmayalım.)

Anlaşılır gibi değil doğrusu. Bu ülkede hikâyeyi bilen herkes Fatih Sultan Mehmet’in yanlış bir kararla elini kestiği gayrı-Müslim vatandaşın kendisini mahkemeye vermesi sonucu yargılandığını ve suçlu bulunarak mahkûm edildiğini gururla anlatır. Hikâyenin gerçek olup olmaması bile önemli değil, demek ki bu toplum bunu onaylıyor ki örnek olay olarak anlatıyor. Eee? Nasıl oluyor da günümüzde bırakın padişahı, iyi bir ailenin çocuğu olmak adalet önünde birtakım ayrıcalıklara sahip olmaya yetip de artıyor?

Hâl böyle olunca, sürecin işleyiş biçimine hiç şaşırmamak lazım. Hâlbuki adaletin olmadığı hiçbir düzen uzun müddet ayakta kalamaz. Bu cümle fazla basmakalıp gelebilir, ancak gerçeğin ta kendisidir ve bizim gibi gerçeklerle hayallerini birbirine fazlaca karıştıran, dolayısıyla adalet çizgisinden sıkça ayrılan insanların yaşadığı ülkelerde ne kadar söylense yeridir. 

Sürecin başından beri meseleye konjonktürel açıdan baktığım için sonuçtan bir kuşkum yok. Eğer yasal mekanizma kanırtılarak adaletsiz (aynı zamanda günümüz konjonktürüne aykırı) bir karar alınırsa, bu elbisenin dikişlerinin çok geçmeden patlayacağı kanaatindeyim. Öyle bir şey olursa, Türkiye futbolu asıl o yüzden büyük yara alır. Kendi takımından önce ülke futbolunun menfaatlerini önemseyenler bu gerçeği gözardı etmemeli. Yok, artık herkes kendi kulübünün menfaatlerini önceliyor, gerisini iplemiyorsa, o zaman benim de yapabileceğim bir şey bulunmuyor. Avrupa’da artık her birimizin bir takımı var nasıl olsa. Olmayanların da bu gidişle olacak. Zamanında şehrimizin takımını boşverip İstanbul takımlarını tuttuğumuz gibi şimdi de onları tutarız. Artık milli sınırların da eskisi kadar önemi yok bilindiği gibi. Kimse “Türk takımını bırakıp yabancıları nasıl tutarsın” diye hesap da soramayacak. O halde hiç boşu boşuna endişelenmeye gerek yok demektir.

08.02.2012, Taraf

18 Ocak 2012 Çarşamba

Kendini çoğunluk sanan azınlığın trajikomik maceraları...


Bir süreden beri Trabzon(spor)luların bu ülkede gizli azınlık muamelesi gördüğünü iddia ediyorum ama bizimkilere bu biraz ağır geliyor. Dün memleketten, yani Trabzon Şalpazarı’ndan gelen haberlere göre köylerde sık sık elektrik kesiliyormuş. Direkler çok eski ve çürükmüş, öte yandan bölgede yoğun bir orman örtüsü olduğu için dallar sık sık elektrik telleriyle temas edip kısa devre yapıyormuş. Yöre halkı şikâyetlerini ilgili kuruma ilettiklerinde de durumu düzeltmek için imkânlarının kısıtlı olduğu cevabını alıyorlarmış.

Söz konusu bölge Karadeniz, başka bir yer değil. 15 yıl kadar önce yapılan bir araştırmada, elektrik, telefon, su vs. faturalarının tahsilât oranının yüzde yüzlere yakın olduğu ortaya çıkmış bir yöreden bahsediyoruz. Neredeyse düz duvarı andıran arazisini, gerektiğinde kendisini iple bağlayarak ekip biçer. Uzar gider, daha bir sürü şey sayabilirim ama canınızı sıkmaktan başka bir şeye yaramaz. Bütün bunlara rağmen gıkını bile çıkarmaz benim hemşehrim. Olmadı gurbete çıkar, hile hurda bilmez, kapkaç bilmez, canını dişine takar çalışır. (Çok mu mikro milliyetçi gidiyoruz? Araştırın efendim, aksini ispatlayın ben de kalemimi kırayım.)

Bunun karşılığında ne muamele görür? Ne görecek, Temel idi, Fadime idi, Hızır idi, Yunus idi diye aşağılanır. Aldırmaz. Güler geçer. Müteahhit olur, müsteşar olur, bakan olur; ama şampiyon olamaz. Çünkü o olabildiklerini de bir yere kadar olur, bir yerden sonra karşısına görünmez duvarlar çıkar, o duvarlar yüzünden Trabzon kökenli Cumhurbaşkanı vilayetine gider de köyüne çık(a)maz. Başkaları gibi olabilse şampiyon da olur.

Son 28 yılda şampiyonluğa giderken defalarca ağır bir dirsek darbesi ya da çalılıkların arasından uzanan sinsi çelmelerle yere indirilmediğini aklı başında kim iddia edebilir Trabzonspor’un? Bilmem kaç defa da sezonun ilk haftalarında kolu kanadı kırılmış, sesini gerekli yerlere duyurmaktan umudunu kesen camia psikolojik bir kırılmayla kusuru kendi içinde aramaya başlayıp kavga dövüşe tutuşunca diğerleri de şampiyonluğu kendi aralarında güle oynaya paylaşmışlardır. Temel’le Fadime de ülkeyi güldürmeye devam etmiştir, sivri zekâlı (!) maceralarıyla... Başka yörelerde böyle komik olaylar olmuyor mu acaba, anlatıp da gülsek şöyle yöresel isimleri başrollere oturtarak?.. Ne dersiniz? Var mı Trabzonluların böyle hakları? Örneğin birlikte izine giden iki ev arkadaşı öğretmen, prizden hiç çıkarmadıkları elektrik sobasını kapatıp kapatmadıkları üzerine otobüste iddiaya tutuşabilirler mi dersiniz?

Her nasıl yapılmışsa, bu illüzyon Trabzonluya yutturulmuştur. Aslında aşağılanmaktadır ama görünüşte bundan eser yoktur. Trabzonlu da “bize her yer Trabzon, Trabzon Türkiye’nin T’sidir, çimentosudur” diye kendini avutmaktadır.

Bu garabeti çözmeye bizim ilmimiz yetmemektedir. İbni Sina gibi, mikrobun varlığını seziyor ama tanımlayamıyor, tedaviyi ortaya koyamıyoruz. Trabzon(spor)lu şikeyi, parayı, aşk, kin, nefret ve ıstırabı bir yana bırakıp bu konuya odaklanmalıdır. Problem azınlık muamelesi gördüğü halde kendini çoğunluk sanmak ve ona göre davranıyor olmaktır. Yoksa bedelini kuruşuna kadar ödediği hizmeti sağlıklı bir şekilde alamadığı halde yine de hakkını yeterince aramamak nasıl açıklanabilir, aynı hizmetten kaçak olarak yararlandığı halde yine de memnun olmayan milyonlarca insanla aynı ülkede yaşıyor ve bunu da biliyorken?..

18.01.2012, Taraf

20 Aralık 2011 Salı

İstanbul’da poyraz, Trabzon’da lodos...


Trabzonspor 1974-75 sezonunda eski adıyla Türkiye 1. Ligi’ne yükseldiğinde, kimse takip eden yıllarda neler olup biteceğini tahmin etmiyordu. Belki bir kişi hariç: Bir sezon önce 2. Lig’deyken Trabzonspor’la Türkiye Kupası’nda eşleşen Fenerbahçe’nin efsanevi Brezilyalı teknik direktörü Didi, “Bu takım 1. Lig’de oynar. Hem de şampiyonluğa oynar” demişti. Tabiî bu Didi’nin Türk rakısını çok sevmesine verilmiş, sevgili medyamız üç takımdan hangisinin şampiyon olacağına dair papatya falı açmaya devam etmişti.

Derken Trabzonspor gerçekten 1. Lig’e çıktı. Olabilirdi, nice Anadolu takımları çıkmış, sonra Türkiye Futbol tarihinin şan ve şeref dolu mazisinde yerlerini almışlardı. İlk sezon dokuzuncu olması da pek dikkat çekmedi bordo-mavili ekibin. Fakat ikinci sezon şampiyonluğu İstanbul dışına çıkaran ilk takım olarak herkesi şaşkına çevirecekti. Bir istisna mıydı? Hayır, takip eden yıllar öyle olmadığını gösterecekti.

İyi de her şey gayet güzel giderken nereden çıkmıştı bu Trabzonspor? Tıkır tıkır işleyen bir düzen vardı, şampiyonluk üç kulüp arasında rotasyon usulü dolaşıyordu, bütün ülke bu sisteme biat etmişti, milyonlarca insan futbolla yatıp kalkıyor, şampiyonluk yarışının tatlı heyecanıyla mesut bahtiyar yaşayıp gidiyorlardı. Gerçi Avrupa’nın kıytırık kıytırık ülkeleri her karşımıza çıktıklarında bizi fena madara ediyorlardı ama önemli değildi. Biz bize yeterdik, zaten Osmanlı onları zamanında acayip korkuttuğu için bizi çekemiyorlardı, bizim bizden başka dostumuz yoktu.

Trabzonspor sonuncusu 1984’te olmak üzere altı kez şampiyonluğa ulaştı. O kutlu çağında bile ayağına dikenler dolaşıyor, çalılıkların arasından çelmeler uzanıp kendisini düşürmeye çalışıyordu ama pek de para etmiyordu, rakiplerini sahada rahatlıkla alt edip hedefine ulaşıyordu Karadeniz takımı. Sonra işler değişti. Kendi adlarına düzenlenen kupaları vermek için stadyuma kadar lütfetmeyen başbakanların zamanından, her hafta eşleriyle birlikte lig maçlarına gelip futbola olan ilgiyi kışkırtan siyasiler dönemine geçilmişti. Belki de yetmişli yılların ikinci yarısında siyasete kanalize edilen enerji, artık futbolla absorbe edilmek isteniyordu, yeni dönemin şartları gereği. Değişen ve gelişen konjonktürde eskisi kadar başarılı olamayan Trabzonspor, şampiyonluğa çok yaklaştığı birkaç sezonda, bırakın sinsi çelmeleri, sille tokat yere indirildi. Hâttâ bir seferinde devlet askeri ve polisiyle şehrin karşısına dikilip “sen şampiyon olamazsın” bile dedi.

Bu ülkede, giyim kuşamınız, konuşmanız, sosyal yaşantı ve ilişkileriniz İstanbul referanslı olursa mesele yoktur. Tabiî bu konseptin içine kulüp binaları İstanbul’da bulunan üç büyük takımdan birinin taraftarı olmak da vardır. Sadece bu sonuncu maddeyle bile ülkenin makûl ve makbul vatandaşları arasına girebilirsiniz. Bir ülkede hâkim rüzgâr yönü neyse, bitki örtüsünden tutun da şehirlerin dokusuna kadar birçok şey o istikamete göre konumlanır. Ters yönden esen rüzgâr her şeyi altüst eder ve pek sevilmezler. En basitinden baş ağrısı yapar insanlarda. Bilindiği gibi İstanbul’da bu ters rüzgârın yönü lodostur. İstanbul’da her şeyin poyraza göre düzenlenmesi normaldir, normal olmayan bütün ülkenin aynı düzene tabi olmasıdır. Bu ülkenin birçok bölgesinde insanlar radyolarında bin kilometre uzaktaki bir köprünün trafik durumunu dinlerler.

Trabzonspor’un eski adı Türkiye 1. Ligi, yeni adı sponsor adı + Süper Lig’deki 37 yıllık serencamı, örtülü bir sınıf mücadelesinden başka bir şey değildir. Şükürler olsun ki Trabzonlular bugüne kadar bunu böyle algılamamışlar; göç vermişler, şehit vermişler, vergi vermişler ve vatandaşlık bağlarını en üst düzeyde korumaya özen göstermişlerdir. Trabzonspor’u üst kimlik olarak kabul etmelerine rağmen takımlarına reva görülen zulmü kimliklerine yapılan bir muamele olarak görmemişlerdir. İyi hoş da, bu ne zamana ve nereye kadar böyle devam edecektir? Ülkenin bir başka tarafında kimlik yüzünden yaşanan ve lodostan çok daha fazla baş ağrıtan bir sorun varken, benzer bir sorun daha mı çıkarılmak istenmektedir? Ne demek istediğimizi anlamakta zorlananlar ve meseleyi abarttığımızı düşünenler varsa, bir zahmet kendilerini Trabzon(spor)luların yerine koysunlar ve ne kadar tahammül edebileceklerini bir tartsınlar bakalım. Tahammül sınırını aştıklarında da neler olabileceğini...

Bu arada Trabzon’da hâkim rüzgâr yönü de lodostur. Coğrafya bilginize katkı olsun diye, başka bir şey değil...

14 Aralık 2011 Çarşamba

El Clasico’nun söyledikleri...

Oynanan son El Clasico, Barcelona özelinde futbolun selametini düşünenlere derin bir nefes aldırdı. Son yıllarda Barcelona’nın rakibine bariz bir üstünlük sağlamasından sonra, bu sezon Real Madrid’in üst düzey bir performans göstermesi ve hâlihazırda klasmanda Katalan rakibinden burun farkıyla da önde olması, “Bu sene galiba farklı olacak. Acayip hırs yapmışlar” gibi yorumlara sebebiyet veriyordu.

Ancak gelgelelim, Madrid temsilcisi El Clasico tarihinin en erken golünü atarak müsabakaya 1-0 galip başlamasına rağmen, ilerleyen dakikalarda rakibinin her zamanki oyununu oynamasına ve kendisini farklı yenmesine engel olamadı. “Her zamanki oyunu” dedik. Gerçekten de Barcelona diğer rakiplerine karşı oynadığı oyundan farklı bir oyun şekli sergilemedi. Maçın hemen başında mağlup duruma düşmesine ve rakibinin “acayip hırsına” rağmen serinkanlı futboluyla yine galip gelmesini bildi.

Bu sonuç beni yıllar öncesine götürdü. 1978 senesi. Trabzon Şalpazarı’nda yaşıyoruz, babam da Şalpazarı Lisesi’nde beden eğitimi öğretmeni ve lisenin voleybol takımını çalıştırıyor. Komşu nahiye Beşikdüzü’nde (sonradan iki nahiye de ilçe oldular) liseler arası bahar turnuvası düzenleniyor. İlçemiz Vakfıkebir, Beşikdüzü ve Şalpazarı’nda faaliyet gösteren liselerin takımları turnuvada oynayacaklar ve Şalpazarı Lisesi takımı da altın çağını yaşıyor. Akıllara zarar imkânsızlıklara rağmen Trabzon şampiyonu oluyor filan.

Turnuvada iki grup var. Birinde Şalpazarı Lisesi önüne geleni yere seriyor, diğerinde Vakfıkebir Lisesi. Benim ve birçoklarının gözünde ikisi de çok güçlü, muhtemelen final oynayacaklar ve final çok zorlu geçecek. Gerçekten de iki lise takımı finale kalıyorlar. Biz de her maça Şalpazarı’ndan gidip, akşamları dönüyoruz. Final öncesi akşamı babama endişeyle “Rakip çok güçlü, bizi yenebilir mi?” diye soruyorum. Rahmetli adam son derece alaycı ve kendinden emin bir tavırla bize rakip olamayacaklarını söylüyor.

Ertesi gün finalde Vakfıkebir Lisesi Şalpazarı Lisesi önünde darmadağın oluyor. Sevinmekle birlikte, grup maçlarında çok başarılı olan bir takımın bu kadar aciz kalmasına da şaşırıyorum. Şalpazarı Lisesi ise her zamanki oyununu oynuyor, farklı bir şey yok. El Clasico da aynı öyle. Real bu sene şöyle farklı, böyle hırslı, galiba bu sefer bırakmayacaklar, yok istatistiklere göre Morinho’nun takımları üç puan farkla lider olduktan sonra hep şampiyon olmuş, vesaire, vesaire, vesaire... Real Madrid tabii ki şampiyon olabilir. Fakat genele bakıldığında kimin başarılı olduğu net olarak görülür.

Futbolun geleceği, Morinho felsefesinde ya da çılgın transfer politikasında değildir. Böyle dediğimiz zaman derhal itirazlar geliyor ve Barcelona’nın da pahalı transferler yaptığı, aslında Real Madrid’den bu anlamda pek bir farkı olmadığı söyleniyor. Öyle değil. Xavi, İniesta, Messi gibi kaliteleri üreten bir fabrika pekâlâ o transfer ettiği futbolcular ayarındakileri de üretir. Üretmese bile kalede idare eden Valdes gibi birini de mi çıkarıp gemisini yürütemez? Pek güzel yürütür, nihayetinde bu bir takım oyunudur. Klâs ve kaliteden daha önemlisi uyumdur çünkü. Ancak sanırım transfer zamanlarında psikolojik faktörler devreye giriyor ve rakip Real Madrid’in parlak transferleri ortalama taraftarın gözünü kamaştırıyor, homurdanmalar başlayınca Barcelona da paraya kıyıp patlatıyor bombayı... Yoksa Valdes’ten iyi kaleci mi yok şu âlemde de yerine başka isim düşünmüyorlar?

Bu rekabetin son yıllardaki hali, futbolda iki zihniyetin mücadelesidir ve futbolun selameti Barcelona tarafının galip gelmesinden geçmektedir. Yaşı müsait olanlar, 1980’li yıllarda rollerin farklı olduğunu ve Real Madrid’in bizim idealize ettiğimiz sistemin bayrağını taşıdığını bilirler. O zamanki Real’den yedi-sekiz kişi İspanya Milli Takımı’nda oynardı ve hepsi de altyapı ürünüydü. O 1950-60 arası altın çağını saymazsak belki en başarılı dönemiydi aynı zamanda. Barcelona da o zamanlar darmadağınık bir görüntü sergiliyor, takımı bir toplayıp bir dağıtıyor, Avrupa’nın ünlü isimlerini getirip gönderiyor, bir türlü dikiş tutturamıyordu. Maradona gibi bir ismin gelip de başarılı olamadan ayrıldığı süreç de o döneme rastlar. Her şey Cruyff’un gelişiyle başladı ve Barcelona bugünlere geldi. Dileriz cümle âleme örnek olur, başarılı olacağız diye etten kemikten bir faniye fabrikalar kurmaya yetecek kadar para verileceğine üretime ağırlık verilir, futbolda her yer gül iklimi olur. Bilindiği gibi ekonomide bütün olumsuzlukların panzehiri üretimdir. Bizce futbolda da öyle.

14.12.2011, Taraf



6 Aralık 2011 Salı

Bizi ayıran nehir

Geçen hafta sonu herkesin bildiği gelişmeler husule gelince tansiyon yine yükseldi, ortalık yine hareketlendi. Tartışmalar bitip tükenmek bilmiyor, herkes meselenin hukuki boyutunu çözmeye, olayların seyrini önceden görmeye çalışıyor.

Hukuktan ancak sokaktaki adam kadar anlarız. Dolayısıyla “falan numaralı maddede şöyle yazdığına göre böyle böyle olmalı” diye ahkâm kesmeyeceğiz. Bildiğimiz, hukukun eninde sonunda tecelli edecek ve hakkın yerini bulacak olduğudur.

Bize öyle geliyor ki, Türk futboluna bir çekidüzen verme kararı alındı ve büyük bir operasyon başlatıldı. Bu kararı alan güç öyle böyle değil, Aziz Yıldırım gibi birini beş aydır içeride tutabilecek çapta bir güç ve eğer mezkûr şahıs dışarı çıkarsa neler olup biteceğini de hesaplayacak kadar basiret ve feraset sahibidir elbet. Bunu zaten başından beri muhtelif zamanlarda söyledik. Geçen zaman zarfında fikrimizi değiştirecek bir gelişmeye kendi adımıza şahit olmadık. Tahmin ettiğimiz sonuca ulaşılmasına engel teşkil edecek hiçbir emare görülmüyor. Bir kanun tasarısı çıkacak oldu, o da Köşk’ten dönüverdi!..

Başa dönelim. “Herkes tartışıyor” dedik. Bu noktada önemli bir ayrıntıya vurgu yapmadan geçemeyeceğiz: Fenerbahçeliler, sürecin başından bugüne kadar topyekûn savunmaya geçmişler, cansiperane bir şekilde başkanlarını savunuyorlar. Başkanın muhatabı olduğu suçlamaların gerçek olup olmadığı umurlarında değil. Dolayısıyla mahkemenin vereceği karar da... Son olarak, bir televizyon programına telefonla bağlanan ve Fenerbahçeliliğiyle tanınan ünlü bir futbol yorumcusu, “Başkan şike yapmışsa ben de onuna beraber hapis yatarım” diyebilecek kadar kendini kaybetti.

Kamuoyu bu durumu izahta zorlandı, zorlanmaya da devam ediyor. Başkanın suçlu olma ihtimali hiç mi yoktur? Suçlu ise kendisini savunanlar da bu suça ortak olmuyor mu? En azından “biz başkanımızın suçsuz olduğuna can-ı gönülden inanıyoruz. Fakat suçluysa kim olursa olsun cezasını çeksin. Asırlık Fenerbahçe kulübü kişilerle kaim değildir” diyemiyorlar mı? Yargı süreci sonunda mahkûm olma ihtimali bulunan bir başkanı bu kadar canhıraş bir şekilde savunmak ve sahip çıkmak, 104 yıllık bir kulübün önceki başkanlarına hakaret olmuyor mu? Yoksa Fenerbahçe tarihinin “bir bütün” (!) olduğunu mu düşünüyorlar?

Konunun bir tarafında da Trabzonspor var. Tutuklu vaziyette bekleyen herhangi bir mensubu olmasa da iddianamede adı geçiyor ve onların da ceza alma ihtimalleri var. Pekâlâ, Trabzonsporlular bunun karşılığında ne yapıyorlar? Ne yapacaklar, dalgalı bir seyir takip eden soruşturma sürecinde zaman zaman başkan ve yöneticilerinin pisliğe bulaşmış olması ihtimali belirir belirmez onları istifaya davet ediyorlar. İddianame mahkemeye sunulduğu gün, içeriğinden bazı kesitler kamuoyuna düştükten sonra bir grup taraftar istifa eylemi yapmaya niyetlendi, çünkü orada Başkan Sadri Şener ve Yönetici Nevzat Şakar’ın da ismi geçiyordu.

1984’teki son şampiyonluğundan bu yana defalarca hakkı olduğu şampiyonluk elinden alınan bir camia her şeye rağmen hukuka güvenerek, eğer suçu varsa kendi yöneticilerinin de cezalandırılmasını isteyerek sessiz sedasız hakkının iade edilmesini beklediği halde, asırlık çınarın sergilediği psikoloji anlaşılır gibi değil.

Geçmişten bir örnekle önümüzdeki dönemlere projeksiyon yapmaya çalışarak bitirelim. Hatırlanacağı üzere 2002 seçimlerinden AK Parti zaferle çıkmıştı ama Tayyip Erdoğan hâlâ yasaklıydı ve vekil olamamıştı. Başbakan Abdullah Gül oldu, sonra bir de baktık ki Erdoğan Batı’da cirit atıyor ve oraların başbakanlarıyla, cumhurbaşkanlarıyla başbakan gibi görüşüyor. Öte yandan da bütün ülke kendisinin yasağının kalkıp da başbakan olup olamayacağı hakkında yorumlarda bulunuyor.

O günlerde Batı’nın vaziyeti bildiğini ya da sezdiğini, yasaklı kalacak biriyle böylesine üst düzey görüşmeler yapmayacağını düşünmüştüm. Buna bağlı ve ilave olarak bizim bitip tükenmek bilmeyen bir illüzyon dünyasında yaşadığımızı... UEFA da Şampiyonlar Ligi’ne Fenerbahçe yerine Trabzonspor’u davet edince bu örneği hatırladık.

7.12.2011 Taraf