13 Haziran 2012 Çarşamba

Futbolda İtalya etkisi...


1982 Dünya Kupası’nda İtalya’nın şampiyon olması futbolda tam bir kırılma etkisi yapmıştı. Favori Brezilya’ydı ve birçok otoriteye göre Brezilya tarihinin en iyi kadrosuna sahipti. Oynadıkları futbol da gerçekten göz kamaştırıyordu. İtalya ise birçok problemle boğuşuyordu. Bazı yıldız futbolcuları şikeden suçlu bulunmuş ve ceza almışlardı. Turnuvanın ilk maçlarında sergiledikleri oyun da içler acısıydı, yanlış hatırlamıyorsam rakip kalecinin hatalı yediği bir golle son anda bir üst tura çıkmışlardı.

İtalya üst turlarda fena halde açıldı ve Arjantin, Brezilya, Almanya demeden önüne geleni yenerek şampiyon oldu. Bu üç babayiğidi arka arkaya yere sermek ilk bakışta müthiş bir şey tabii. Ancak kazın ayağı pek de öyle değildi. Bu şampiyonlukta en önemli rolleri Gentile’nin hakemlerin hoş gördükleri tekmeleriyle kaleci Zoff’un top kendine her geldiğinde oyundan en az bir dakika çalması paylaşıyordu. Gençler hatırlamayabilir; o zamanlar henüz kaleciye pas yasağı yoktu ve kaleciler topu istedikleri gibi kullanabiliyorlardı. Yere bırakıp bir daha alırlar, sonra yine bırakıp bir süre yalandan yere sağa sola sürerler, maçın skoruna göre eşref saatleri gelince topu oyuna sokarlardı. Zaten kaleciye pas yasağı kuralı ilk olarak o turnuvadan sonra konuldu.

O zamanlar iletişim imkânları bugünkü kadar gelişmiş olmadığı için Dünya Kupası finallerinde oynanan oyun ve alınan sonuç, takip eden yıllarda futbolun seyrini derinden etkileyebiliyordu. Çünkü futbol dünyası ancak o turnuvalarda dünyada oynanan futbol hakkında genel bir kanaate sahip olabiliyorlar ve ister istemez de etkileniyorlardı. Şimdi teknoloji sayesinde isteyen dünyanın öbür ucundaki maçı izleyebiliyor, keyif almazsa başka maça geçiyor. Futbol da dört yılda bir kırılmalara uğramaktan ziyade sürekli bir değişim moduna girmiş durumda.

İtalya’nın 82’deki şampiyonluğu futbolu bir alacakaranlık kuşağına soktu ve oradan güçlükle çıkarılabildi. Gelgelelim, aynı İtalya 24 yıl sonra 2006’da çok benzer bir futbolla şampiyon oldu ama bu futbolun seyrinde olumsuz bir değişikliğe yol açmadı. Dünya Kupası turnuvaları artık tek belirleyici değildi. Şükürler olsun ki öyleydi. Yoksa 2006’dan sonra yıllarca hastanın komadan çıkmasını bekleyecektik.

Bu yazıyı bize yazdıran, İtalya’nın her durumda kazanmasını bilen yapısına hayranlık duyan bir kardeşimizin beyan ettiği görüşleriydi. Yukarıda sözünü ettiğimiz alacakaranlık kuşağını yaşamadığı için olsa gerek, İtalya’nın birkaç gün önce İspanya karşısında bütün olumsuzluklara rağmen yeni taktik varyasyonlar üreterek beraberliği kurtarmış olmasına seviniyordu. Tabii “her durumda kazanmasını bilen” meselenin iyimser yorumuydu, bu zihniyet beraberinde saha içinde yapılacak birçok çirkefliği de beraberinde getiriyor, sonunda Zidane kalitesinde bir futbolcuya rakibine kafa attırıyordu.

İtalya bu turnuvada da başka organizasyonlarda da istediği gibi oynayabilir. Nasılsa futbolun en önemli gıdası olan kitlelerin ilgisini soğutacak gelişmelere izin verilmeyecektir.

13.06.2012 Taraf

6 Haziran 2012 Çarşamba

Kehanet değil akıl yürütme


Birkaç gün önce Fenerbahçe taraftarı genç bir arkadaşın da bulunduğu bir cemiyette sohbet ediyoruz. Umumi manzara, malûm sürecin herkesi artık iyice yorduğu ve bezdirdiği şeklinde. Konuyla ilgili her şeyin söylenip yazılıp tüketildiği bir zaman ve zeminde artık ne yazıp söyleyeceğinizi de şaşırıyorsunuz. Futbolun içinde farklı bir konuya değinmeye kalksanız, soruşturma süreci bağımlısı olmuş beyinler oralı bile olmuyor. Öyle bir yazım yayımlandığında etrafımda bulunan zombi kılıklı insanların boş gözlerle bana baktıkları bir ortamda konuşuyormuşum gibi bir hisse kapılıyorum. Süreçle ilgili yazıp çizsek, zaten gizli saklı bir şey kalmadı dediğimiz gibi. Duyum derseniz herkes alıyor, yorum derseniz herkes yoruyor. Biz de yoruluyoruz.

Bu sürecin ülkeyi ne kadar yorduğu ve hırpaladığı sanırım ileride daha iyi anlaşılacaktır. Anlaşılacaktır demeyelim, o zaman nasılsa kronik hipertansiyonumuzu temin edecek bir başka şeyle uğraşıyor olacağız. O yüzden sonuçları ortaya çıkacak diyelim. İşi gücü, dersi kursu bırakıp da süreci takip edenlerin zaman ve kariyer kayıpları, kiminin ciddi sağlık sorunları olacak...

Hâlbuki süreçte kendini mağdur olmuş hisseden fanilerin, farklı şeyler yapması gerekiyordu. Bir yazar arkadaşımız televizyon programında kendi takım taraftarlarına açıkça dile getirdi bunu. “Bu işlere fazla zaman ve enerji ayırmayın. Gidin sınavlarınızda başarılı olun, kariyer yapın ve ileride takımınıza daha fazla fayda sağlayacak vatandaşlar olun” mealinde bir şeyler söyledi. Ancak taraftarlık dediğiniz şey duygu yoğun bir kavram olduğu ve sosyal kimlikle iç içe geçmiş bir kavram olduğu için birinin başka birine laf anlatması çoğu zaman mümkün olmuyor.

Şahsi inancımızı daha önce ifade ettik. Biz bütün bu olan bitenin soğuk bir kamera şakası olduğunu, soruşturmayı başlatan iradenin usta bir satranç oyuncusu gibi matı görüp atağı başlattığını ve matın kaçınılmazlığını vurgulamıştık. Yani aslında bir yıldır ustanın hamlesi belli ama karşısındaki yenilgiye hazır olmadığı ve ani bir yenilgiyle çok sarsılacağı için usta tahtanın başında oturuyor ve düşünüyormuş gibi yapıyor.

İma ettiğimiz gibi, sürecin uza(tıl)ması ülkenin çarpık sosyo-psikolojik yapısı nedeniyledir. Kararın birden verilip uygulamaya konulması halinde toplumun geçireceği sarsıntının büyük zararlara yol açacağı düşünülmüş, böyle zamana yayılan bir metot uygun görülmüştür.

Nereden mi biliyorum? Bilmiyorum, tahmin ediyorum. 1989’da “Türkiye’de futbol kurgulanıyor!” diye feryat edip deli, 1993’te 33 asker katledildiği zaman “derin devletin işi” deyip hain olmuştuk. Onlar da tahmin ya da sezgiydi. Bu süreçte de herkes bir şeyler söylüyor. Bakarsınız bizimkiler de tutar. Tutmazsa da unutulur gider, kimse bizi palavracı diye suçlamaz nasılsa.

06.06.2012 Taraf

30 Mayıs 2012 Çarşamba

Hayatta mağlup, ‘oyun’da galip..


Geçtiğimiz günlerde Real Madrid’in başarılı teknik direktörü Jose Mourinho Türkiye’ye geldi ve gazetelerde bir röportajı yayımlandı. Röportaj baştan sona önemliydi önemli olmasına da bizim dikkatimizi özellikle bir konu çekti. Röportajın bir yerinde kendisine “Üç büyük futbol ülkesinde çalıştın. İtalya, İngiltere, İspanya. Sence hangisinde futbol daha futbol gibi oynanıyor. Hangisinde futbol gerçekten keyif işi” sorusu sorulunca üç ülke arasındaki anlayış farkını açıkladı.

İtalyanların kazanmaktan başka bir şeyi önemsemediklerini, İngilizlerin önceliğinin güzel futbol olduğunu ve kazanıp kaybetmenin onlar için önemli olmadığını, İspanya’da ise ikisinin arasında bir durumun sözkonusu olduğunu, yani hem güzel oynamak hem de kazanmak gerektiğini ifade etti.
Futbolda ya da bir başka “oyun”da ne pahasına olursa olsun kazanmak isteyen kişi ya da kitleler, kendilerini hayatın bir yerlerinde mağlup olmuş ve hâlen rövanşı alamamış kişi ya da kitleler yerine koydukları için böyle yaparlar. İtalya’nın 1982 Dünya Kupası’nı kazanmasının öyküsünün anlatıldığı bir belgeselde, son bölümlere doğru görüşlerine başvurulan İtalyanlar “2. Dünya Savaşı’ndan beri ilk kez bütün İtalya’nın ortak bir sevinci yaşadığı”nı dile getirmişlerdi. Bu ifadeler, İtalya’nın esasında çok da mutlu bir ülke olmadığını anlatıyordu belki de. Ya da bazı İtalyanların çok mutlu, diğerlerinin çok mutsuz. En azından ciddi problemler olduğu anlaşılıyordu. İtalyanların her iki Dünya Savaşı’ndan da istediklerini alamadan çıktıkları kimsenin meçhulü değildi. Avrupa gibi yaşayan kuzeyine karşılık, Afrika’nın kuzeyinden hallice yaşayan bir güneyi vardı. Yani, hayatta kazanamayanın oyunda kazanmak için her şeyi mubah görmesi son derece normaldi. Yakın ve uzak geçmişte en büyük şike operasyonları bu ülkede yapılmıştı. Üstelik bir tanesi daha bir kaç gün önde gerçekleşti. Koca koca takımlar küme düşürüldü, o kadar ağır cezalar verildi ama yine de vazgeçemiyorlar bu illetten.

İngilizlerin her devrin galibi olduğu malûmdur. Üzerinde güneş batmayan imparatorluk tarihe karışmıştır ama sadece siyasi ve coğrafi olarak. Yabancı dil öğrenme zorunluluğu olmadan dünyanın her tarafında derdini anlatabilen insanlar onlar. Sözümona terk ettikleri toprakların tamamında sokaktaki adam şakır şakır İngilizce konuşuyor, trafik soldan işliyor, onların ölçü birimleri kullanılıyor, vs... vs... Daha birkaç gün önce yapılan Eurovision şarkı yarışmasında İngilizce hâkimiyetini çok açık bir şekilde gördük. Hayatta galip olan, dahası her zaman galip olan birilerinin “oyun”da galibiyet değil keyif aramaları da son derece normaldir.

İspanya da herkesin bildiği gibi güllük gülistanlık bir ülke değildir. İç savaşlar, diktatörlükler, darbeler, derin acılar. Çok parçalı bir etnik yapı, kendilerine İspanyol değil de başka isimler veren, bütünden ayrılmak isteyen parçalar... Yedi farklı dil konuşulduğunu biliyoruz İspanya’da. Kulüp takımları düzeyinde eskiden beri çok iyilerdi ama milli takımlarda bir türlü istedikleri başarıya ulaşamıyorlardı. Sonunda iki sene önce Dünya Kupası’nı kazandılar, Katalan ağırlıklı bir kadroyla beraber... Şimdi de yaklaşan Avrupa Şampiyonası’nın favorisi. İspanya’nın İtalya ile İngiltere arasında bir yerde olduğunu söylemişti Mourinho. Onlar yukarıda özetlemeye çalıştığımız sorunları görmezden gelmeyip kabul ederek, çözmeye çalıştılar ve büyük ölçüde başardılar. Şimdi Katalan yine Katalan, Basklı yine Basklı ama hep birlikte milli takımı başarıya götürebilecek bir ortak bilince ulaştılar.

Türkiye’nin hangi ülkeye benzediğini yazmama bile gerek yok sanırım. Geçen hafta Fatih Uraz kendi köşesinde “Futbolun ölüp bittiği yok” başlıklı yazısında pek güzel açıkladı her şeyi. Hadi son dönemlerde futbolun içine çok fazla para ve rant girdi. O forma aşkına oynandığını sandığımız zamanlarda neden bu kadar şike yapılırdı o halde? Para alacak olanları anlayabiliriz, peki para veren niye veriyordu? Yalan bir galibiyet duygusundan başka ne geçecek(ti) eline?

Sosyo-psikolojik bir hadisedir bu. En başta söylediğimiz gibi, hayatta kendini mağlup hissedenler “oyun”da galip gelmek isterler. Mağlubiyet hissinin derecesi de kazanmak için yapılacak olanların şiddetini belirler. Şike de olur, teşvik de olur, başka gayrı ahlaki her şey olur.

Peki, ne olacak? İtalyanlar gibi mevcut problemleri yok sayarak değil, İspanya gibi kabul ederek çözüm için çalışacağız. Ancak o zaman üstesinden gelebiliriz bu sıkıntıların.

30 Mayıs 2012, Taraf


23 Mayıs 2012 Çarşamba

Su akar, yatağını bulur...


3 Temmuz süreci başlamadan hemen önce, ligler bittikten hemen sonra yazdığım bir yazıda futboldaki yapının ömrünü tamamladığını, ancak tasfiye edilmesinin Ergenekon yapılanması kadar kolay ve hızlı olamayacağını ifade etmiştim. Çünkü futboldaki yapıya dokunduğunuz anda farkında olarak ya da olmayarak çok daha büyük ve hassas başka şeylere dokunmuş olacaktınız; bu büyük ve hassas şeylerin sahipleri de buna sessiz kalmayacaktı. Milliyet yazarlarından Kadri Gürsel, 7 temmuzda kaleme aldığı “‘Üç Büyükler’ düzenine operasyon” başlıklı yazının bir yerinde şöyle diyor: “Bu operasyonun değişmeyecek olan tek sonucu şudur: ‘Fenerbahçe Cumhuriyeti’ AKP iktidarı tarafından yıkılmıştır. Kulüp ve taraftarları, bundan böyle yollarına ‘Fenerbahçe’ olarak devam edeceklerdir.”

Düzen belki yıkılmıştı ve süreç sona erdiğinde anlaşılan hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Bizim de öngördüğümüz gibi dünya eski dünya değildi, Türkiye de aynı Türkiye olarak kalamazdı. Ancak düzenin sahipleri ve mensuplarının kimlikleri o kadar kolay terk edilecek bir kimlik değildi. O kimlik ki, geçen hafta yazdığımız gibi bu ülkede yaşama ihtimaliniz bulunan çok ciddi bazı sorunları doğmadan bertaraf ediyor, size başka hiçbir aidiyet öznesinin veremeyeceği bir güç ve itibarı sağlıyordu. Kaybedildiğinde sahibini bir hiç yapacak olan bu güç ve itibar, öyle üç beş ses kaydına kurban edilemeyecek kadar konforlu ve değerliydi. Taraftarı olduğunuz kulübün yakın ya da uzak tarihinde birtakım “yanlış” işlere bulaşmış olma ihtimalinin varlığı yüzünden kimliğinizi terk ederseniz, bu ülkede altından kalkamayacağınız kadar büyük sorunlarla karşılaşabilirdiniz.

Bu ülkenin üzerinden pek çok ayıp geldi geçti. Farklı etnik ve dinî kimliklere karşı öfke ve cinnet nöbetleriydi bunlar. 6-7 Eylül olayları da bunlardan biriydi ve Fenerbahçeli futbolcu Lefter Küçükandonyadis, Fenerbahçe kimliği sayesinde başına gelecek tatsız hadiselerden korunmuştu. Bu kimlik kelimenin tam anlamıyla bir üst kimlikti ve sahiplerini böyle belalardan koruyabildiği gibi inanılmaz bir prestij ve statü getiriyordu.

Sebep ortadan kalkar ya da kalkma eğilimleri gösterirse, sonuç da aynı ya da farklı bir hızla ortadan kalkar, ama bunun farkına varılması zaman alabilir. İşte şimdi tam da bu noktadayız. Operasyonu başlatan irade gelecek tepkiyi hesap etmemiş miydi, bilinmez. Son zamanlar da yayınlanan bazı analizlerde “edilmemişti” dense de biz öyle düşünmüyoruz. Belki kongre yapıp, ittifakla tutuklu başkanı yeniden seçme düzeyinde olacağı tahmin edilmese de gelecek tepkiler hesaplanmıştır. Sürecin bu kadar sürüncemede bırakılması da, topun UEFA’ya atılmış olması da o hesap dâhilindedir. Yine kanaatimize göre Fenerbahçe-Galatasaray maçından sonra çık(arıl)an olaylar da aynı zamanda bir gözdağıdır. “Bakınız Sayın Yetkililer, normal şartlar altında oynanan bir maçta şampiyonluğu kaybettik ve ortalığı ateşe verdik. Şike gerekçesiyle ağır bir ceza (küme düşürülme?) verirseniz neler yapacağımızı tahmin bile edemezsiniz” denmek istenmiştir belki de.

Üst kimliğine dokunulan bir kitlenin bu tepkisi anormal değildir. Problem, bir futbol kulübü taraftarlığının üst kimlik haline gelmesi/getirilmesidir aslında. Bu da ülkedeki kimlik sorunuyla yakından alakalı bir durumdur. Türkiye’de yaşayan insanların üzerinde ağır bir baskı olmasaydı taraftarlık elbette yine olacaktı, ancak kesinlikle daha sağlıklı ve problemsiz bir şekil ve içerikte olacaktı. O zaman Avrupa’nın para liginde dereceye girmiş olunmasına rağmen, sıradan takımlara elenmek gibi bir garabet yaşanmayacaktı.

Bunlar normalleşme sancılarıdır, yani genelden biraz farklı düşünüyoruz. Anormallik ileri boyutlarda olduğu için sancılar da ağır geçmektedir. Eninde sonunda su akıp yatağını bulacak, hasta sağlığına kavuşacaktır.

23.05.2012 Taraf

15 Mayıs 2012 Salı

Fanatizm değil, kimlik sorunu...


Bu ülkede çok ağır bir kimlik sorunu vardır. Çok ağır ve üstü örtülü bir sorun...

Cumhuriyet kurulduğunda vatan topraklarında yaşayan insan toplulukları yoğun bir çabayla Türkleştirilmeye çalışıldı. Türkleştirilmeye çalışıldı, çünkü toplumda bir Türklük bilinci yoktu. Dünya ulus-devlet dönemine girmişti, Misak-ı Milli hudutları içinde kurulmuş bir devlet vardı ama yaşamakta olan insanlara ulus demek için bin şahit lazımdı. Kendini Türk hissedenler için problem yoktu, devletin Türk kabul ettikleri için de. Fakat herkesin içi o kadar rahat değildi. Ülkede işler bir türlü yolunda gitmiyor, kabahat hemen her seferinde Türk olmayanlara yükleniyor, toplum ikide bir cinnet geçiriyor ve bu Türk olmayanları kırıp geçiriyordu. Asûde zamanlarda bile Türklük konusunda kafası rahat olmayan vatandaşlar üzerlerinde o ağır baskıyı hissediyorlardı.

Bu yüzden kime sorsanız kendisini bir yol bulup Türklükle ilgilendirir. Örneğin Balkan göçmenlerimizin hepsi “Evlad-ı Fatihan”dır. Yani Anadolu’dan oralara gitmiş ve yerleşmiş insanların torunlarıdırlar. Kimilerimiz de yaşadığı bölgeye ya Horasan’dan gelmiştir ya Konya’dan ya da bir başka Türk (?) yurdundan... Ne Balkanlardan gelenler ne de Anadolu’da yaşayanlar asla ve kat’a sonradan Müslüman olmuş yerli halktan değillerdir. Bazı evlerde soy ağaçları görürsünüz, kökleri Orta Asya steplerine kadar değilse bile oralardan beslendiği kabul edilebilecek yerlere kadar uzanan... Gerçek midir, uydurma mıdır bilinmez. Önemli olan insanların kendini ispat mecburiyeti altında hissetmeleridir.

Kolaylıkla tahmin ve takdir olunur ki, bu son derece yorucu ve bunaltıcı bir psikolojidir. Doğal olarak herkes bir an önce kurtulmak ister ondan. İşte tam bu noktada müthiş bir keşif yapılmıştır: Futbol kulübü taraftarlığı. Cumhuriyet kurulduktan sonra geçen yıllarla birlikte futbol merak ve ilgisi yaygınlaşmış, bu süreçte İstanbul’un üç kulübü ön plana çıkmıştı. Etnik kökeniniz, dininiz diyanetiniz, renginiz, bilgi ve beceriniz ne olursa olsun eski zamanlarda yakanıza taktığınız rozetler, modern zamanlarda sırtınıza geçirdiğiniz formalar sayesinde bir anda üst düzey bir eşitlik statüsüne kavuşuyordunuz. Tribünde kimse size nereden gelip nereye gittiğinizi sormuyordu. Yukarıda özetlemeye çalıştığımız boğucu ortamda taraftarlık tam bir huzur adasıydı. Öyle huzurlu ve ayrıcalıklı bir adaydı ki burası, devletin güvenlik görevlisine bıçak çekme cür’etini kendinizde bulabiliyordunuz kolaylıkla.

Son yazdığımız üzerine biraz kafa yoralım. Bir kişi polise bıçak çekmişse, bunun iki yorumu olabilir. Birincisi, ne yaptığını bilmeyecek kadar gözü dönmüştür, ikincisi de ne yaparsa yapsın affedileceği, mazur görüleceği düşüncesidir. Bunu sağlayan tamamen taraftarın sırtındaki formadır.

Her iki alternatif de ciddi anlamda problemlidir. Ortada mağlup tarafın gözünü döndürecek bir şey (hakem faciası gibi) görünmemektedir. O halde ne olmuştur? Mağlup taraf yenilgiyi sindirememiş, içinde bulunduğu ayrıcalıklı ve olağanüstü konforlu statüyle mağlubiyeti birarada mantığı almamış, mağlup olunca da o statüyü kaybettiği ya da kaybedeceği endişesine kapılmıştır. Yani o kimlik sorunundan kaynaklanan boğucu atmosfere geri döneceğinden korkmuştur.

Son yıllarda memlekette kimlik konusunda nispi de olsa bir rahatlama sözkonusudur. İnsanlar artık etnik ve dînî aidiyetleri yüzünden kendilerini eskisi kadar baskı altında hissetmemektedirler. Bu rahatlama giderek artacak ve normalleşme sürdükçe, futbol fanatizmi sanılan ama aslında çok daha büyük ve farklı bir problem olan kâbus da ortadan kalkacaktır.

Sebep ile sonuç arasında kurduğumuz ilişkinin biraz karmaşık ve derin olduğunu düşünüyoruz. Dolayısıyla ilk bakışta anlaşılamayabilir. 20 küsûr yıl önce üniversite öğrencisiyken liglerin kurgulandığını, şampiyonun önceden belirlendiğini iddia etmiş ve deli muamelesi görmüştük. Ancak takip eden yıllarda bazı kulüp yöneticilerinin ağızlarından kaçırdıkları “bu sene şampiyonluğu filan takıma verdiler” ifadeleri hep doğru çıktı. Sonra bir de baktık ki, zamanında bize tepki gösteren arkadaşlar aynı kurgudan bahsediyorlar. Gerçekler ortaya çıksın da kimse bize madalya vermesin, önemli değil.

16.05.2012, Taraf

10 Nisan 2012 Salı

Temcit pilavıdır, afiyet olsun.


Yazıyı kaleme aldığım an itibariyle iki takım da hafta arası programında bulunan maçları henüz oynamamışlardı, o yüzden geçen haftasonuna göre yazacağım kusura bakmazsanız. Real Madrid ile Barcelona futbol takımları arasındaki puan farkı bir ara 10’a kadar çıkmıştı, geçen haftasonu oynanan maçlar sonucunda dörde düştü. Bernabeu’daki El Clasico’yu çok rahat bir şekilde kazanan Barcelona’nın kendi evindeki maçı da kazanacağı ve farkın bir puan olarak görülmesi gerektiği yönünde yaygın bir kabul varsa da biz pek katılmıyoruz. İşin o tarafı hiç belli olmaz. Barcelona’nın oynadığı futbol her ne kadar çağın üzerinde görülüyorsa da karşısındaki de ezeli rakibi Real Madrid’dir, aralarındaki maçlar her zaman matematik hesaplara sığmaz.

Belki Real Madrid geçici bir duraklama ve nefeslenme sürecindedir, bugünden tezi yok yine eski hızında yoluna devam edecektir. Barcelona da tıpkı rakibi gibi tökezleyebilecektir. Hiç belli olmaz. Ancak bizim gözümüzde belli olan bir şey var, o da bu sezon Real Madrid şampiyon olsa bile bunun Barcelona tezini çürütmeye yetmeyeceğidir. İngiltere’de son çeyrek yüzyılın en başarılı takımı ve başındaki teknik adamın kim olduğu herkesin malûmudur. Fakat her sene şampiyon olamamışlar, bununla beraber en başarılı karneyi de onlar hak etmişlerdir. Real taraftarı arkadaşlar kusura bakmasınlar ama gerçek bu.
Çok değil, birkaç sene önce bir spor yazarı yazısına böyle bir girizgâh yapsa hayli yadırganır, 10 sene kadar önce yapsa belki de deli muamelesi görürdü. Kendi ligimiz ve birbirleriyle nefes nefese yarışan kendi takımlarımız varken elin İspanyol’undan bize neydi? O zamanlar İspanyol kimdir, Katalan kimdir diye de bilmezdik tabii, laf aramızda. Fakat günümüzde yukarıdaki gibi başlayan bir yazıyı artık futbol gündemini takip eden kimse garipsemez sanırım. Hâttâ belki Real taraftarı dostlardan tepki bile alır, Barca’lı olmakla itham edilebilirim.

Peki, ortada size göre de bir tuhaflık yok mu? Geçen pazar akşamı Real Madrid-Valencia maçında hâlâ bazı televizyon kanallarında devam eden abuk subuk (sözümona) futbol tartışmalarını izleyenler dışında bütün futbolseverler hop oturup hop kalktı. Maçı anlatan spiker son dakikalarda kaçan çok net bir gol pozisyonunda bağırmaktan az kalsın ses tellerini kaybedecekti. Kendi ligimizde en heyecanlı maçta bile böyle bir ses işitmedim ben.

Lafı uzatmayalım. Son haftalarda ciddi ciddi bizim takımların birkaç yıllığına ülke sınırlarında hapis kalacağı ihtimali konuşuluyor. Bunun muhtemel vahim sonuçlarını bizden çok daha usta ve tecrübeli kalemler yazıp çizdiler, benim tekrar etmeme gerek yok. Ancak belki çok daha vahim bir sonucu, bütün ilginin yurtdışına kayması olacaktır. Tek kanallı TRT’nin haftanın bir akşamı lütfen verdiği 15-20 dakikalık Avrupa’dan Futbol günleri geride kalalı çok olmuştur, olağanüstü gelişmiş iletişim kanallarıyla birlikte Avrupa liglerini takip etmek kendi ligimizi takip etmekten çok daha kolay hale gelmiştir. Aradaki kalite farkını görmek için futboldan ortalama futbolsever kadar bile anlamaya gerek bulunmamaktadır. Eh, bir insanın futbolda aradığı ne varsa fazlasıyla bulduğu bir ortam varken ve o ortam bir kumanda aleti kadar da yakınken, çok da uzak olmayan bir gelecekte bu ülkede taraftar formasyonunun ne yönde ve ne şekilde değişeceğini görmek hiç de zor değildir.

Bu konuya bu kadar önem vermesek ikide bir temcit pilavı gibi önünüze getirip koymayız. Sanırım ilk kez iki sene kadar önce yine bu sütunlarda bu tehlikeye dikkat çekmiştim. Benden önce dile getiren olmuş muydu bilmiyorum ama benden sonra spor yazarı olsun olmasın, birçok usta kalemin köşesinde aynı görüşün savunulduğuna şahit oldum. “Benden kopya çektiler” diye saçmalayacak değilim, aklın yolu birdir ve olup bitenlere biraz geri çekilip bakabilen herkes bu gerçeği rahatlıkla görebilecektir.
Türk futbolunun selameti için bizim görmemiz yetmiyor. Futbolun hâl ve gidişine yön verenlerin de görmesi ve vakit daha fazla geç olmadan tedbir almaları gerekmektedir. Bu düzenden ekmek değil, çikolata parçacıklı pasta kreması yiyen büyük bir kesim var. Eğer gelişini gördüğümüz tehlike vaki olursa, onların saatlerce süren değerli (!) yorumlarını dinleyen de kalmayacaktır, kendilerine kuru bir ekmek parçası veren de... Hâlihazırda zaten bir parça ekmeğe talim edenlerin akıbeti ne olacaktır, düşünmek bile istemiyoruz.

11.04.2012, Taraf



4 Nisan 2012 Çarşamba

Böyle geldi ama böyle gitmeyecek...

Burada kalkıp kaleci Volkan’a atılan bıçağın savunmasını yapacak değiliz. Bunun cinayete teşebbüs olduğuna inananları başka bir düşünceye ya da yumuşamaya ikna etme şansımız yok. Yakın ve uzak geçmişte İstanbul statlarında bir başka bıçakla adam öldürüldüğünü, uluslararası bir maçta tribünlerde ateşli silahla yaralama hadisesinin yaşandığını hatırlatmamın da bir faydası olmayacak. Öyle bir sosyo-psikolojiye sahibiz ki, biri çıkıp “ama onlar sahaya yansımadı” bile diyebilir çünkü. Geçmişte tam kamera hizasında gerçekleşen beş metre ofsaydı hakemin es geçmesini örnek gösterdiğimde “ama gol olmadı ki” cevabını almışlığımız vardır. Bu şekilde bir yere varamadık, varamayacağız. Zaman, enerji, nefes ve mürekkep tüketiyoruz. Bu tüketim çılgınlığını başta dolgun maaşlar olmak üzere türlü şekillerde paraya tahvil edenlerin bir şikâyeti olmayabilir. Ancak böyle giderse değirmenin suyu kesilecek, ortada ne maaş kalacak ne tahvil, ne senet ne de villa...

“Böyle giderse”yi açmaya çalışalım: Dünyanın küçüldüğünü biliyoruz, tekrarlamamıza gerek yok. Ülkemizde içinde futbol sektörünün de bulunduğu bir düzen var, bugünlere kadar öyle ya da böyle işledi. Birileri kazandı, birileri kaybetti. Daha sonra başkaları kazandı, diğerleri kaybetti. Bazıları hep kaybetti, bazıları hep kazandı. Kimileri mutlu oldu, kimileri de mutsuz... Bunun büyük bir kurgu olduğunu ortalama çoğunluk ya fark etmedi ya da etmek istemedi. Değiştiremediğimiz gerçeklerden bunaldığımızda tatlı yalanlarla kendimizi kandırmak, sonra da o yalanları gerçek yerine koymak bir başka toplumsal özelliğimiz. Belki de insanın yaradılışında olan bir özellik bu.

Tam da bu özellikten dolayı olacak, Avrupa’nın her yanında, büyük olsun küçük olsun her takımın kendi taraftarı varken sevgili ülkemizde süreç biraz farklı işlemiş ve futbola ilgi duyan herkes sadece başarılı olanların taraftarı olmuş. Bunda dönemin gazetelerinin ve transistorlu radyonun yaygınlaşmasının büyük katkısı olduğunu düşünürüm.

Şimdi de benzer bir süreç yaşanıyor ve Avrupa’nın önde gelen liglerindeki göz kamaştırıcı kalitedeki futbol her hafta evimize misafir oluyor. Türkiye’deki herhangi bir futbolsever için Messi ile kendi takımının bir yıldız futbolcusu arasında hiçbir mesafe farkı bulunmuyor artık. El Clasico karşılaşmaları Türkiye’de oynanan Dünya derbileri(!) kadar raiting alıyor. Hele bizim bir derbi müsabakasıyla El Clasico ya da benzeri bir dev karşılaşma arka arkaya gelince aradaki kalite farkı –af buyurun– kabak gibi ortaya çıkıyor.

Hâl böyleyken, kendi kendimizi kandırdığımız her geçen gün daha net bir şekilde anlaşılırken bu düzen daha ne kadar ayakta kalabilir? Takım tutma yaşına gelen çocuklar Avrupa takımlarının taraftarları olmaya başladılar. Yaşı kemale ermiş olanların da bizim futboldan yana afiyetsizlikleri apaçık ortada. Eğer futbolda tez zamanda dünya ile entegre olmazsak, futbolsever Avrupa’dan bir takım tutacak, hâlihazırda tuttuğu takıma da kendi memleketinin takımı muamelesi yapacak. Nasıl ki örneğin bir Kayserili Galatasaray taraftarı ama Kayserispor’u da memleketinin takımı diye işte öylesine destekliyor, onun gibi. Belki günümüzde Avrupa’lara gidip stattan maç izleme lüksüne çoğumuz sahip değiliz, ancak zamanla o da gerçekleşebilir. Ulaşım ucuzlar, refah düzeyi yükselir, aklına esen vatandaş atlar uçağa, gider Milano ya da Madrid’de maçını izler gelir. Hem gezmiş olur hem kaliteli futbol seyreder. Ne hakemin adaletinden endişe duyar ne de stattaki can güvenliğinden...

Bunca yıldır itişip kakıştığımız yeter. Artık hiçbir şeyi gizleyemiyoruz, gizleyebilmemiz de mümkün değil zaten. İş işten geçmeden aklımızı başımıza toplayalım. Eğer Türk futbolunun göz göre göre ölüme terk edilmesi umurumuzda değilse, hepimiz –ya da çoğunluğumuz– zamanında yaptığımız gibi yakınımızdaki takımı tutacağımız yerde binlerce kilometre uzaktaki bir takımla gülüp ağlamakta bir mahzur görmüyorsak mesele yok. Hayır, “biz böyle iyiyiz, ilişme” deme şansımız da yok. Böyle kalmayacak çünkü hiçbir şey. Baksanıza, elin İspanyol’u Uzak Doğu’dan izlenebilsin diye öğle vaktinde maç oynatmaya başladı. Kimin aklına gelirdi?

Dünya’ya entegre olmaktan kastımın da sadece şiddetin önüne geçilmesi olmadığını azıcık izan sahibi olanlar anlamıştır. Futbolumuzu tehdit eden en büyük tehlike şiddet değil, başka bir şey çünkü. Asıl ondan kurtulmamız, arınmamız gerekiyor. Topyekûn...

04.02.2012, Taraf