12 Aralık 2012 Çarşamba

İstanbul’da Trabzon(spor) haftası



Trabzonspor’un iyimserleri, geçen hafta sonu oynanan Kayserispor maçındaki futbolu pek bir beğendiler. (İlk cümle iki boyutlu yazı ortamında bıyık altından gülme iması çağrıştırabilir, ilgisi yok. Dostlar alınmasın) Galip gelinememesini ise tamamen şansızlığa bağladılar. Biraz da hakemin yanlış kararlarına.

Doğrusu biz pek de öyle düşünmüyoruz. Kayseri kendi ceza alanına iyice gömülü oynadığı dakikalarda Trabzon özellikle uzaktan şutlarla gol aradı ve üç topu da direğe nişanlama başarısını gösterdi. Hâttâ bir tanesinde forvet oyuncusu Henrique olmazı başardı ve bir metre mesafeden kalecinin üzerine vurdu topu. “Ne var bunda? Gol kaçabilir, dünyanın en büyük golcüleri de kaçırıyorlar” savunması hamasetin dikâlâsıdır, kimse kusura bakmasın. Futbolun temel eğitimini almış her forvet oyuncusu orada gözü kapalı vaziyette yapması gerekeni yapar, bunun için de efsane golcü olmaya falan gerek yoktur.

Kayserispor’un gömülü oynadığı dakikalarda uzaktan gelen şutların direklerde patlaması, bizim iyimserleri Trabzonspor’un iyi oynadığı şeklinde bir yargıya sevk etti. Halbuki kendi yarı alanından çıkıp rakibinin üzerine gidince bunaltıcı bir baskı kurdu, ev sahibine sıkıntılı dakikalar yaşattı.

Hasıl-ı kelâm, Trabzonspor’da saha içinde işler pek de iyi gitmiyor. Bunlar kaliteli bir makinenin çarklarının dişlilerindeki bir uyumsuzluktan kaynaklanıyor da usta başı dişlileri yerine oturtmaya çalışıyorsa ve başardığı takdirde makine tıkır tıkır çalışmaya başlayacaksa amenna. Camia “sabır acı meyvesi tatlı” der ve bekler. Fakat makine umutsuz vaka ise işler fena karışır.

Pekâlâ, saha dışında neler olup bitiyor? Mali kongre yapıldı ve yönetim ibra edildi. Zaten aksi düşünülemezdi, birkaç sene önce Trabzonspor delegesi mevcut yönetimi ibra etmeyerek büyük bir ayıba (!) imza atmıştı. Seçmenin önüne etmek ya da etmemek gibi iki seçenek koyduktan sonra birini tercih etmesinin neresi ayıp ve yanlış oluyor anlamış değilim. Gelecek kuşaklara demokrasi dersi niyetine okutulacağından zerre miktarı kuşkum bulunmuyor.

Daha daha ne var ne yok; İstanbul ve civar illerdeki Trabzonspor taraftarı hafta sonu Olimpiyat Stadı’nı doldurmak ve gövde gösterisi yapmak için harıl harıl hazırlanıyor. Bu Olimpiyat Stadı en çok Trabzonspor’un işine yarıyor. Günler, hâttâ haftalar öncesinden başlayan bir hazırlık süreci, maça gidiş, muhteşem kalabalık, tribün gösterileri, maçtan dönüş, sonra haftalar, hâttâ aylarca süren hikayeleri, gurbetteki Trabzonsporlunun taraftarlık duygusu ve bilincini pekiştiriyor, diri ve canlı tutuyor. Bu atmosferde de maçın skoru bir ayrıntı olarak kalıyor. Aradaki Kasımpaşa maçı bile.

Trabzonspor’un o statta yaptığı gövde gösterilerinden sonra düşüşe geçtiği, o maçların her açıdan bir tür zirve olduğu yönünde bir takım şüphelerim var ama bu konuda kafa yormak için önümde halihazırda yeterli veri yok. Büyük ihtimal aralarında hiçbir korelasyon yoktur da ben evhamlanıyorumdur.  İnşallah öncesi, esnası ve sonrasıyla seyre değer bir futbol müsabakası olur. 

12.12.2012 Taraf

5 Aralık 2012 Çarşamba

Futbolda şiddet (neden) görmezden geliniyor...



Dikkat edilirse futbol taraftarının sebep olduğu şiddetle siyasi amaçlı gösterilerdeki şiddete aynı oranda müdahale edilmiyor, daha doğrusu spordaki şiddet açıkça hoş görülürken siyasi amaçlı masum yürüyüşler bile güvenlik kuvvetleri tarafından çok sert müdahalelere maruz kalabiliyor. Bunun sebebi ne olabilir?

Spor -yani bizde ve pek çok ülkede futbol- taraftarlığı olgusu, insanları yönetme araçlarından biridir. Herkesin bildiği ve bir çoğunun yerli yersiz kullandığı 3 F konusunu hatırlatmaya gerek görmüyorum. İnsanların ve kitlelerin toplam zihinsel ve fiziksel enerjileri bellidir. Bu enerji yanlış ve tehlikeli mecralara kanalize olup da baş ağrıtacağına, futbol gibi şampiyonluktan öte köy olmayan bir dünyada paratoner vasıtasıyla toprağa verilse çok daha evladır. Arada toprağa birkaç damla kan ve bir iki cansız beden düşse bile bu çok daha büyük faciaları önlediği için ehven-i şer (!) kabul edilir. Bırakın sokağı, stadyumun içinde bile cinayet işlense, bu haber gündemi çok fazla meşgul etmez.

Gelgelelim, siyasi amaçlarla sokaklara dökülenler farklıdır. Onların talepleri masum şampiyonluk isteğinden çok daha başka ve tehlikelidir. Bir kupayla ya da seneye ertelenen umutlarla kandıramazsınız onları. Rejimi değiştirmek, ülkeyi bölmek gibi uğursuz hayırsız işler peşindedirler. O yüzden onlara göz açtırmamak, sokağa döküldüklerinde hemen tepelerine binmek lazımdır, yoksa çok kötü şeyler olur.  

Halbuki fena halde gözden kaçan bir gerçek var:

Şimdi Avrupa’da hangi maçı seyretsek tribünler tamamen dolu görünüyor ya, eskiden hiç de öyle değildi bu durum. Örneğin 1981-82 (o zamanki adıyla) Şampiyon Kulüpler Kupası finalinde Aston Villa ile Bayern Münih oynadı ve her iki takımın da kale arkalarında birkaç bin taraftarı vardı. Tribünlerin geri kalanı da ciddi anlamda boştu. Futbol kalitesi hiç de fena olmayan 1982 Dünya Kupası’nda birçok maç boş tribünlere oynandı. O günleri bilmeyenlere komik gelebilir ama öyleydi. 1985’te meydana gelen Heysel faciasından sonra hem İngiltere hem de UEFA uyandı ve şiddetin önlemlerini aldı. Ondan sonra Avrupa’da tribünler dolmaya başladı, sonunda bugünkü noktaya geldik.

Türkiye’de hâlâ futbolda şiddete göz yumarak yönetme stratejisi uygulanıyor. Fakat tribünler boşalıyor, televizyonlardaki spor programlarının izlenme oranları ve spor gazeteleri tirajları düşüyor. Allah Heysel gibi bir faciadan korusun ama en iyi ihtimalle ortada ülkeyi futbol üzerinden yönetme vasatı kalmayacak.

Yönetme yönetilme işlerine bizim aklımız fazla ermez, erdiği kadarını yazıp çizdik. Fakat futbola ilginin tehlike sınırının altına düşmemesi için şiddete göz yumulmaması, gereken önlemlerin alınması gerekiyor. Sanırım pek çok kişi de takdir eder ki, bu ülkenin bir tarafında taşlanan boş otobüsü günlerce konuşup, başka bir tarafında komisere bıçak çekeni, polis arabasını hurdaya çevirenleri görmezden gelmekle olmaz. Hâttâ böyle yaparsanız her şey daha beter olur. 

05.12.2012 Taraf

28 Kasım 2012 Çarşamba

Trabzon, Nyon, derken Eskişehir…


Trabzonspor taraftarı taa N’yon’lara gidip hakkını aramak için eylemler yaparken, evde işler pek de yolunda gitmiyor. Eskişehirspor geçen akşam Trabzonspor’u hem de tarihinde ilk kez olmak üzere kendi evinde evire çevire yendi.

Trabzon ilk gole kadar iyi oynuyordu, ilk golden önce elle oynama vardı, ikincisinde faul vardı, hakem görmedi, yan yattı, çamura battı yok. Bir olur, iki olur, her hafta mazeret olmaz. Eskişehirspor bu maçta çok üst düzey bir futbol oynamış olabilir. Biri çıkıp söyleyebilir mi “Eskişehir’in kadrosu Trabzon’dan iyidir” diye? İyi değilse performanslar arasında nasıl bu kadar fark olabiliyor o zaman? Kadrosu daha iyiyse daha beter. Neden Trabzonspor’un kadrosu rakibinden daha iyi değil? Transfer yapacak parası mı yok Trabzon’un? Olur mu böyle bir şeyin mazereti?

Böyle durumlarda derhal Şenol Güneş’e yükleniliyor, tecrübeli hocanın camiadaki büyük kredi ve saygınlığı etrafına güvenlik duvarı örüyor, taraftar arasında bitmez tükenmez bir tartışmadır sürüp gidiyor. Başkalarına karışmam, onlar yapıyor diye de kendilerini suçlamam. Fakat ben futbolu Şenol hocadan daha iyi bildiğimi iddia edemem, zaten komik olurum, bu sebepten ötürü de “şunu yanlış yaptı, bunu doğru yaptı” diye -yine kendi adıma söylüyorum- ukalalık etmem. Hele “istifa etsin, çeksin gitsin!” filan hiç demem, diyemem.

Ancak Trabzonspor camiasında istenmeyen bir durum var ve bunun da elbet bir sorumlusu. Bu sorumlu bensem elimden kalemi bırakayım da işler düzelsin. Şenol Güneş ise istifa etsin ve takım sahil-i selamete çıksın. Sahada oynayacağına milyonlarla ve başka şeylerle oynayan ise kulüple ilişkisi düzenlensin. Yönetimse kendine çeki düzen versin, veremiyorsa gitsin ve yerine başkaları gelsin.

“Kaos olur, kargaşa olur, birlik ve beraberliğe en fazla ihtiyacımız olduğu şu günlerde…” gibi beylik ulus-devlet palavralarının faydası yok. Olağanüstü kongre yapılsa ve yönetim değişse bundan kötü mü olacak kulübün durumu? Sayın başkan Sadri Şener 2009 yazında durduk yerde kongreye gitmedi mi? Gitti de ne oldu?

Camianın ilgili dinamikleri dışarıda hak arama çabalarını sürdürüyor. N’yon’dan sonra sırada başka merkezler ve başka eylemler var. Bu eylemleri ve eylemlerin türevleriyle sonuçlarını başka bir zaman tartışırız, çünkü önemli. Önemli ama faaliyetine devam eden bir futbol takımı var ve orada da başka dinamiklerin görev yapması gerekiyor. Velev ki gerekli karar alındı ve şu meşhur kupa getirilip Trabzonspor’a teslim edildi. Tarihin sonu mu gelecek o zaman?

Trabzonspor, içinde yaşarken hiç bitmeyeceğini sandığı efsane yıllarda bir gelecek planlaması yapmadığı için 1984 sonrasında o kadar çileyi çekti. Yolda görsek tanımayacağımız futbolcularla gelen rahat şampiyonluklar muhteşem bir yanılgıya yol açtı, hep öyle gidecek zannedildi. Dönemin anormal şartlarında bu görülememiş olabilir, zaten olan olmuştur. Ancak Trabzonspor’un bugününe ve geleceğine şekil vermek konumunda olanlar sürekli değişen ve gelişen şartları hesaba katmak zorundadırlar. 

28.11.2012 Taraf

21 Kasım 2012 Çarşamba

UEFA binası önünde temiz futbol eylemi


Bizim toplumun protesto kültürü zayıftır, bazı kesimlerde ise bu kültür hiç yoktur. Daha önce sözünü ettiğimiz gibi “ulu’l emre itaat” olgusunun toplumun bilinçaltına yerleşmiş olmasının bunda etkisi büyüktür. Dolayısıyla hak arama mücadelesi için harekete geçen, bir hamle yapan kişi ya da kurumlara bilinçaltlarından toplu bir soğuk refleks çarpar. Protesto etmesi gereken kitleler argo tabirle yan çizerler. Onlara göre yapılacak bir gösterinin faydası olmayacaktır, ne yapılsa boşunadır; ya da başka türlü bir eylem yapmak lazımdır, vs. vs..

Eylem, gösteri, protesto denince akıllara ilk olarak binlerce, onbinlerce kişinin katıldığı, gürültülü, uğultulu yürüyüşler gelir doğal olarak. Fakat ülkemizde böyle gösterilerin sayısı son derece azdır. 1 Ocak günü Trabzonsporluların organizasyon için gösterilen olağanüstü çabaya rağmen İstinye’de TFF binası önünde toplayabildikleri insan sayısı beş bin civarında kaldı. Halbuki Trabzonsporlular yakın geçmişte Olimpiyat Stadı’nda bir maçta 60 bin kişiyle gövde gösterisi yapmışlardı.

Yine Trabzonsporlular, geçtiğimiz bahar aylarında farklı bir eylem türü başlattılar. Katılımcı sayısını ikinci planda bırakan, sürekliliği önceleyen, sessiz, sakin ama sürekli bir eylem. Daha önce bahsettiğim için ayrıntılarını geçiyorum. Bu eylemi başkaları gibi Trabzonsporlular da garipsedi. Katılımcı sayısının düşük olması münasebetiyle “o kadar kişiyle ne olur ki?” sorusundan yola çıkan eleştiriler getirmeye başladılar. Çünkü yukarıda anlatmaya çalıştığımız gibi eylem denince zihinlerde çok farklı bir görüntü canlanıyordu. Eylem ya da protesto yapılacaksa öylesi yapılmalıydı. Binlerce kişinin sesine kulak vermeyenler üç beş kişiyi ne kadar dikkate alırdı?

Fakat İstanbul’da başlayan ve geçtiğimiz hafta sonu 34. kez düzenlenen eylem ilerleyen günlerde Trabzon, Bursa ve Ankara’da da yapılmaya başlandı. Geçtiğimiz günlerde Almanya’da gerçekleştirildi, bu hafta sonu 24 Kasım cumartesi günü de İsviçre’nin Nyon şehrinde UEFA binası önünde düzenlenecek. Türkiye’den gidecek olanlarla birlikte Avrupa’nın dört bir yanından gelecek olanlarla birlikte eylemi gerçekleştirecekler. Eylem hakkında yayınlanan basın bülteninden yapacağımız alıntıyla bitirelim:

“Trabzonspor'un Avrupa'daki en büyük taraftar grubu Vira Avrupa tarafından İsviçre polisinden yasal izinleri alınan eyleme İsviçre ve çevre ülkelerden 500 kişinin katılması bekleniyor. Yerel saatle 14:00’te başlayacak eyleme Trabzon Fikir Kulübü 5 kişilik bir heyet gönderiyor. Eyleme, Avrupa'da yaşayan Trabzon ve Trabzonspor derneklerinin de destek vereceği bildirildi.

UEFA binasının hemen karşısında gerçekleştirilecek eylemde Türkiye'deki futbol iklimine ve Türkiye Futbol Federasyonu'nda yaşanan hukuk ihlallerine dikkat çekilecek. Temiz Futbol Gönüllüleri, UEFA Başkanı Michel Platini’ye "Sayın Platini; Türkiye'de şike serbest mi?"diye soracaklar. Eylemde ayrıca, UEFA Disiplin Komitesi’nin Türkiye'deki şike skandalıyla ile ilgili kararını bir an önce vermesi de istenecek.”

21.11.2012 Taraf

14 Kasım 2012 Çarşamba

Trabzonspor ve orta sınıf gerçeği…


Trabzonspor başkanı Sadri Şener’in sezon başında tanınmış bir Trabzonlu iş adamını arayarak kombine bilet almasını istediği ama kendisinden Trabzonspor’la ilgilenmediği cevabını alınca fenalık geçirdiği haberi çıkmıştı medyada.

Bazı alışkanlık ve reflekslerin terk edilmesi kolay olmuyor. Yakın zamana kadar Türkiye’de insanlar zenginler ve fakirler diye kabaca ikiye ayrılırdı. Ortası pek yoktu bu kategorizasyonun. Halbuki son on yılda Türkiye’de basbayağı bir orta sınıf oluştu. Dün medyada çıkan haberlerde Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu'ndan (BDDK) derlenen verilere göre, Türkiye'deki milyoner sayısının son 10 yılda 5.5 kat arttığı ve banka hesaplarında 1 milyon lira ve üzerinde para bulunan mevduat sahibi sayısının 51 bin 161 kişiye ulaştığı bilgisi yer alıyordu. Aynı habere göre milyonerlerin banka hesaplarındaki para 327.8 milyara ulaşmış.

Kaba ve basit bir hesap yapalım şimdi. Mutlak doğruya işaret etmese de bize sağlıklı bir fikir verecektir: Türkiye’de 6-7 milyon Trabzonsporlu yaşadığı söylenir. Bu da % 10’luk bir nüfus dilimine tekabül eder. Yani 50 bin küsûr milyonerin 5 bini Trabzonsporludur bu hesaba göre. Bir başka bakış açısına göre de Trabzonsporluların bankalarda 32 milyar küsûr lirası vardır.

Dediğimiz gibi bunlar çok kaba ve afaki hesaplardır ama yol gösterir. Anlatmak istediğimiz şey, Trabzonspor’un artık bir avuç varlıklı Trabzonluya muhtaç olmadığıdır. Trabzonspor kulübü tutarlı, bilinçli ve sağlıklı pazarlama stratejileriyle pekala ciddi bir ekonomik güce sahip olabilir. Zaten halihazırda Trabzonspor’un sıkıntıları arasında ekonomik kökenli problemler bulunmamaktadır. Bir başka büyük kulübe “kaptırılan” milli futbolcular parasızlık yüzünden değil, daha fazla para ödenmek istenmemesi yüzünden ayrılmışlardır. Onlar gittikten hemen sonra alınan futbolculara sayılan milyonlar bizim iddiamızı ayan beyan teyit etmektedir.

Tabii bu konuyla bağlantılı olarak Trabzonlu olmayan Trabzonsporlular konusu da akıllara gelmektedir. Trabzonlu Trabzonsporlular, Trabzonlu olmayan bir Trabzonsporlu görünce buna çok memnun olur ama bundan ileri fazla gidemezler. Biz yazının başındaki Nasrettin hoca hesaplarına onları da dahil ettik ve bu kesim, yani Trabzonlu olmayan Trabzonsporlular büyük büyümeye aday bir potansiyel oluşturuyorlar. Trabzonspor bu konuda, yani Trabzonspor’un Trabzonlular ve Karadenizliler dışındaki kesimlere açılması konusunda mutlaka politikalar geliştirmek zorundadırlar. Kulübe en fazla şampiyonluk kazandırmış başkan Kırşehirli Şamil Ekinci’dir ama yönetim kurullarına Trabzonlu olmayan birilerinin de alınması akıllara bile gelmez örneğin. Gelse bile Trabzon merkezindeki o meşum ve meşhur dirençle karşılaşır.

Zaten Trabzonspor’un problemi de o söz konusu direncin kırılabilmesinden geçmektedir ama müstakil yazıların konusudur. Kısmetse başka yazılarda masaya yatırırız. 

13.11.2012 Taraf

7 Kasım 2012 Çarşamba

Trabzonspor’un kararı…


Trabzonspor iyi gitmiyor, son Antalyaspor maçında önceki haftalara nazaran daha derli toplu bir futbol oynamış ve ilk dakikalarda öne geçmiş olmasına rağmen son dakikalarda arka arkaya yediği iki golle sahadan mağlup ayrıldı. Bu da uzun zamandır Şenol Güneş yönetimindeki takımın artık toparlanıp çıkışa geçmesini bekleyen camianın sabrını iyice zorlamaya başladı. Şenol Güneş’in yerinde bir başka teknik adam olsa çoktan ahır küreğiyle kovalanırdı.

Geçen yıl bütün bir sezon “yeni kurulmuş takım” teoremiyle idare etti Trabzonspor. Şike mağduriyeti inancı da eşsiz bir destek verdi bu idareye. Yeni kurulmuş her takımın mutlaka kötü oynaması ve bir uyum sürecinden geçmesi gerekmiyordu, şike meselesi de sahada mücadelesini sürdüren bir takımın konsantrasyon eksikliğine behemehal mazeret teşkil etmiyordu ama Sadri Şener ve Şenol Güneş’in kredileri tolerans aralığını haylice genişletti.

Bu seneye gelince artık mazeret kalmadı. Genelde Türk futbolunun özelde Trabzonspor’un istikrarsızlıktan çok çektiği gerçeği, ister istemez bir refleks oluşturmuştu ve Şenol Güneş’in kariyeriyle camiadaki ağırlığı bugüne kadar eşi benzeri görülmemiş bir sabır ve hoşgörü örneği sergilenmesine sebep olmaya başladı. Güneş göreve başlarken Trabzonspor’un Ferguson’u olması umut ve temenni ediliyordu birçokları tarafından. Böyle bir şey gerçekleşirse biz de en çok sevinenlerin başında geliriz tabii. Dünya üzerinde Ferguson gerçeğine saygı duymayan bir futbolsever mi vardır?... Amma ve lakin bu konuda bizim kafamızda soru işaretleri mevcuttur:

Bir kere Ferguson’u üreten ortam Kuzey Avrupa’dır. Oralarda bile bir tek Ferguson varken, güneye indiğinizde böyle bir şeyin izine dahi rastlayamıyorsunuz. İşte Guardiola Barcelona’ya en başarılı dört yılını yaşattıktan sonra zirvedeyken bıraktı gitti. “Ama Cruyff?” derseniz amenna, bir itirazım olamaz. Fakat bunun için yoğun ve ısrarlı bir altyapı çalışması başlatılmış olması lazımdır, çünkü Trabzonspor’un bünyesi itibariyle Manchester United benzeri bir kulüp olması mümkün değildir. Kadrosunda oynattığı futbolcularda mutlaka yeterli derecede aidiyet duygusu bulunması şartı vardır. Yoksa dışarıdan gelenin görev süresi boyunca aldığı paranın hakkını vererek oynaması, süresi dolunca çekip gitmesiyle yerinde oluşan boşluğu doldurmamakta, takım uzun süre bocalamaktadır. Birkaç akşam önce bir dernek gecesinde konuşan eski Trabzonsporlu futbolcu Hami Mandıralı “üç gol attığım bir maçta kafama ayran şişesi atıldı” demiştir. Üç gol atan değil, üç penaltı kaçıranın bile kafasına hiçbir şey atılmamalı ama Hami Trabzonlu olmasaydı katlanır mıydı böyle bir muameleye?... Kaldı ki Trabzonspor taraftarı da benim “efsane yıllar sonrası travması” dediğim sendromu atlatmış durumdadır, artık öyle saçmalıklar yapmayacak olgunluğa erişmiştir.

Şenol Güneş’ten bir Ferguson ya da bir Cruyff çıkar mı, yoksa hiçbir şey olmaz mı bilmiyoruz. Bunu bilmesi ve camiaya bildirmesi gereken kulüp yönetimidir. Camianın önüne bir bilanço koymak ve gerekirse açıklamak durumundadırlar. Halihazırda da bilanço pek parlak görünmemektedir.

07.11.2012 Taraf 

31 Ekim 2012 Çarşamba

Trabzonspor’a Anadolu Yardımı (!)


Bizim ezberlerimiz vardır. Düşünmek gibi lüks bir aktiviteyle işimiz olmadığı için o ezberleri sorgulamak aklımıza bile gelmez. Hele o ezberlerin vardığı sonuç bizi rahatsız etmiyorsa, değmeyin keyfimize…

Bazıları Trabzonspor’un ardı ardına şampiyon olduğu yıllarda ligde fazla sayıda Karadeniz takımı olmasından hareketle bu durumun Trabzonspor’un işini kolaylaştırdığına inanır. Anadolu takımları İstanbul’dan hazzetmedikleri (!) ve Trabzonspor’u kendilerinden (?) gördükleri için bu takıma yardımcı olmuşlar, bir tür Anadolu dayanışması yapmışlardır. Sonraları Trabzonspor bu takımlara nankörlük etmiş, hepsini küme düşürmüş, sonunda da gününü görmüştür. Bu da o sözünü ettiğimiz ezberlerden biridir ama gerçekle alakası bulunmamaktadır.

Trabzonspor’un ilk şampiyonluğu hem Anadolu’da hem de İstanbul’da sempatiyle karşılanmış olabilir. Nihayetinde hesapta olmayan bazı gelişmeler geçici olmak kaydıyla insanın hoşuna gidebilir. Uzun ve sıcak günlerden sonra akşam üstü evinize giderken bir yağmura yakalanabilir ve sırılsıklam ıslanabilirsiniz örneğin. Pek de canınız sıkılmaz, nihayetinde evde üstünüzü değiştirip keyfinize bakabilirsiniz. Ancak bu durum defalarca başınıza gelirse o kadar da hoşlanmazsınız yağmurdan çamurdan.

Anadolu’nun Trabzonspor’un başarısından rahatsızlık duyması için fazlasıyla sebep vardır. (Laf aramızda Anadolu diye yekpâre bir olgu mevcut değildir ama ona başka bir yazıda değiniriz.) Bir kere Trabzon, Anadolu’da hiçbir şehrin başaramadığı bir şeyi başarmıştır, hangi şehir bunu yıllarca takdir eder durur? Daha acısı, kaç yurdum insanı sadece kendi şehrinin takımını tutmaktadır? İstanbul’daki platonik aşkını şamar oğlanına çeviren, her sene nal toplatan bir takıma ne kadar sempati beslenir?

Hele Karadeniz şehirleri olduğu zaman bu durum daha da belirgin hale gelmektedir. Trabzon’un gölgesinde kaldıklarını düşünen ve bundan ciddi surette rahatsızlık duyan Karadeniz şehirleri ahalisinin Trabzonspor’un başarılarından gurur duyacaklarını beklemek hiçbir sosyolojik analize sığmaz. Sonraki yıllarda şehirlerinin takımlarına sahip çıkmayarak küme düşmelerine seyirci kalmışlar, üstüne üstlük bunun suçunu da Trabzonspor’a yüklemişlerdir. Hepsini birden küme düşürecek kadar güçlü bir Trabzonspor şampiyon olmak için neden onların desteğine ihtiyaç duysundu ki o zaman… Hem Trabzonspor düşürdüyse alt kümeden neden çıkamadınız, orada da mı Trabzonspor vardı da çıkmanıza mani oldu? “İstanbul takımları yönetimlerinde cirit atan, onların başarıları için varını yoğunu ortaya koyan hemşehrilerinize anlatsanıza derdinizi” demezler mi adama…

Yanlış anlaşılmasın, Karadeniz’in hepsinin değil ama doğu bölümünün bir bütün olduğunu düşünür, spor dışı yazı ve konuşmalarımızda bu konuya sıkça vurgu yaparız. Burada söylemek istediğimiz şey, başarılı olduğu yıllarda ligde Karadeniz takımlarının bolluğunun Trabzonspor’a kast edilen anlamda bir faydasının olmadığıdır. Nitekim bu ezber iddiayı tekrarlayanlardan somut örnek istiyor ama hiçbir net cevap alamıyorum. Dedik ya, ezberler pek keyiflidir. 

31.10.2012 Taraf