20 Şubat 2013 Çarşamba

Trabzonspor ve determinizm



Trabzonspor camiasında şu anda korkunç bir düşünce hâkim: “Sistem” Trabzonspor’u küme düşme hattına kadar indirecek, sonra güya kurtaracak, böylece bir tür ödeşme sağlanacak. Yani “Fenerbahçe’yi düşürmedik ama bakın sizi de kurtardık, hadi öpüşün de barışın” diyecek. Daha ileri gidip, Trabzonspor’un küme düşürüleceğini iddia edenler de mevcut.

Sanırım kimsenin rahatlıkla “kesinlikle olamaz” diyemeyeceği ve bir Avrupalıya anlatsanız küçük dilini yutacağı bir şeye, bu kadar kolay inanılmasında ciddi bir sorun görmüyor musunuz siz de benim gibi? Bir ülkede insanlarda adalet duygusu bu kadar hırpalanmışsa o ülkenin hali nicedir?

Bu topraklarda -ne mutlu ki- Güneydoğu sorunu bitmek üzereyken, şimdi de Kuzeydoğu sorunu mu çıkarılmak isteniyor acep? Yoksa taa Osmanlı’nın son demlerinde İstanbul düşman tehdidi altındayken, durumdan vazife çıkararak gönüllü alay kurup İstanbul’u korumaya gelen insanlar için “nasılsa bunlar isyan filan edip zarar vermez, çok çok da damarlarına fazlaca basarsak biraz taşkınlık yaparlar o kadar. Vuralım enselerine lokmalarını alalım” mı diyorlar?

Yeterince açık yazamamış olabiliriz. Biz yazının başında sözünü ettiğimiz düşünceye katılıp katılmamaktan ziyade, halkta böyle bir düşüncenin bu kadar kolay hâkim olabilmesinde problem olduğunu düşünüyoruz. “Amma da büyüttün. Altı üstü bir top meselesi” diyecek bir Taraf okuru herhalde yoktur ama biz yine de futbolun sosyal bir ayna olduğunu hatırlatalım. Birçok ülke gibi Türkiye’nin de metabolizmasını futbol üzerinden okumak mümkün. Toplum hayatının hiçbir alanında olmayan adalet duygusu futbolda da olmuyor.

Futbolu düzelterek toplum hayatının tamamına çeki düzen verilmesi mümkün değil, ancak futbolda adalet tesis edilebilirse o zaman aynaya bakanın halini görüp de utanması, kendini bir nebze olsun hizaya sokması gerçekleşebilir.

Trabzonsporlular, kendilerini yakın zamana kadar ülkenin birinci sınıf vatandaşı zannettikleri için hâlihazırda büyük bir kafa karışıklığı yaşamaktadırlar. Önce azınlık muamelesi gördüklerini kabul ve idrak ederek bunun üzerine stratejiler üretip geliştirmelidirler. Bu konuda da bilinçlenmenin başladığını düşünüyoruz. 1 Ocak 2012’de Taksim’de eylem yapmak için günlerce hazırlık yaptıktan sonra “yetkililer” tarafından buna izin verilmeyince birçok kimsenin kafasına dank etti. Neredeyse birinci yılını dolduracak olan temiz futbol eylemleri de bu farkına varmanın getirdiği arayışların bir ürünü bize göre.

Mesele üstü örtülü bir sınıf mücadelesi midir yoksa –tabiri pek sevmesek de- Türkiye üzerinde oynanan oyunlardan biri biterken öbürü mü başlamaktadır bilmiyoruz. Ama basit bir teneke inatlaşması olmadığı açıktır. 100 yıl önce o günün şartlarında 1000 kilometre tepip payitahtı korumaya gönüllü giden insanların hassasiyetlerinin aynen yaşadığını görüyoruz, biliyoruz. Bu hassasiyeti suistimal etmeye kimsenin hakkı yoktur.

Bir şey daha… Sosyolojide determinizm sökmez. Ne kadar körü körüne vatan millet aşkıyla yanarlarsa yansınlar, bir kesimin üstüne çok fazla gidilirse ne tarafa patlayacağı hiç belli olmaz.  

20.02.2013 Taraf

13 Şubat 2013 Çarşamba

Trabzonspor’da sorun nerede?


Yaklaşan bir Trabzonspor- Fenerbahçe maçı öncesi yine enteresan şeyler oluyor. Fenerbahçe’nin geçici görevle yurtdışına gidip dönen futbolcusu Emre Belözoğlu’nun ana tarafından memleketi Trabzon Maçka’da bir okul yaptırmak niyet ve hevesinde olduğu açıklandı ve hemen içi kalaylı Trabzon kazanları kaynamaya başladı. Küçük bir azınlık bu “hayır işi”ni normal karşılarken ezici çoğunluk yine öfke nöbetleri geçiriyordu. Yine eş zamanlı olarak Fenerbahçe başkanı Aziz Yıldırım’ın bu hafta sonu Trabzon’da oynanacak maça gitmeye karar verdiği medyaya yansıdı.

Trabzonspor ile Fenerbahçe’nin sadece saha içinde oynanıp biten bir maçını hatırlamıyoruz dersek yalan olmaz sanırım. Eski başkan Ali Şen de Trabzon deplasmanına gidecekleri zaman Rize’de kamp yaptırırdı. Hem belki oralarda fazladan iki taraftar kazanılırdı hem de az ya da çok mevcut olan Fenerbahçe taraftarlarının sevgi gösterileri komşu Trabzon’un gözüne sokulurdu.

Bunlar normal ve alışık olunması gereken şeyler. İlk kez olmuyorlar. Fakat Trabzonsporlular başkanlarıSadri Şener’den tuhaf davranışlar görüyor ve hem şaşırıyor hem de öfkeleniyorlar. Geçen pazar günü Sivas deplasmanında ev sahibi takımın başkanıyla pek samimi pozlar verdi Sadri Şener. Trabzon şehrine küsmüş bulunduğu için Avni Aker’e maça gitmeyen Sadri Şener. Ev sahibi takımın başkanının kim olduğunu ve yakın geçmişte hangi hadiselere adının karıştığını başta Trabzonspor taraftarları olmak üzere cümle âlem bilmektedir ama galiba Sayın Şener unutmuştur. Unutmuştur diyoruz, çünkü bir zamanlar bildiğini varsayıyoruz.

Yönetim kâğıt üstünde

Trabzonspor’da yönetim kâğıt üzerinde mevcuttur, fiilen yoktur. Olsaydı bir ya da birkaç üyesinin başkanın ne yapacağı hakkında bir fikri bulunur, yapacağı şeyin doğru ya da yanlış olacağı konusunda başkanı uyarırlardı elbet. Görünüşe bakılırsa onlar da ipin ucunu koyuvermişler, kulübü kendi hâline bırakmışlardır.
Muhalefetsiz bir iktidar hâli her zaman tehlikeli ve sağlıksız kabul edilir. Ortada çok başarılı bir iktidar varsa bile bu böyledir. Ancak karşısında muhalefet bulunmayan iktidar, bir de başarısızsa, gelecekte ne gibi vahim sonuçların ortaya çıkacağı tahmin bile edilemez. Hâlihazırda boş durmayıp muhtelif platformlarda çalışmalarını sürdürenler olduğunu biliyor; suyun umut, tahmin ve temennilerimiz doğrultusunda aktığını görüyoruz. Bu suyun gücü karşısında statüko duvarlarının uzun süre dayanması da mümkün değildir.

Tolunay Kafkas üç ay süre istedi

Yazıyı bitirmek üzere olduğumuz dakikalarda Tolunay Kafkas bir basın toplantısı yaptı ve işleri düzeltmek için üç ay süre istedi. Bir teknik adamın Trabzonspor takımında işleri düzelttiğini daha önce gördük, ancak bu kronik problemlerin bertaraf edilmesini sağlamadı, her seferinde eskiye dönüldü. Takımın sahada çok iyi olması yetmiyor. Yönetim anlayışının değişmesi gerekiyor. Biz de onu bekliyoruz.

13.02.2013 Taraf

6 Şubat 2013 Çarşamba

Trabzonspor alternatifsiz değildir


“Tek çiçekle bahar gelmez” denir ama kışın zorlu şartlarından bunalan ve tabiatın bir an önce uyanmasını bekleyenlere bunu anlatmak zordur. Genel tablo ne olursa olsun, galibiyet sonrası olumsuz, mağlubiyet sonrası olumlu şeyler yazmak ise daha da zordur. Fakat ilerleyen zamanlarda “ben zamanında bunları yazıp söylemiştim” diyebilirseniz, mutlak manada tutarlı ve yararlı bir fikir adamı olabilirsiniz. Yoksa kahvede kaçan golden sonra kaçıranın yedi sülalesini kalaylayan, bir sonraki (belki de aynı) maçta attığı golden sonra alkışlayan adamdan bir farkınız olmaz.

Biz, Şenol Güneş’in görevden ayrılmasından daha öte ve öncelikli problemler olduğunu düşünüyoruz. Hep söylediğimiz gibi bir kulübün başarısı ve başarısızlığı yönetimden sorulur. Başarısız teknik direktörü görevden almak (ya da istifasını kabul etmek) da bir yönetim tasarrufudur ve sonuçta kendilerinden beklenen başarıya ulaşmaya yönelik bir hamledir. Kafaları karıştıran, istifası kabul edilen teknik direktörün hem camia hem de Türk futbolu için herhangi bir isim olmayışıdır.

1993 senesinde Trabzonspor İstanbul’da Beşiktaş’a 7-1 yenildiğinde de kulüp başkanı Sadri Şener, teknik direktör Şenol Güneş’ti ve o zamanki yönetim teknik direktörü değiştirmek yerine kendisi görevden ayrılmayı tercih etmişti. Ardından yenilenen bir yönetim ve güven tazelemiş bir başkan, birkaç hafta sonra aynı teknik adamla rayına giren bir takım hatırlıyoruz. Sayın başkan bu sefer tercihini farklı yönde kullandı. İnşallah yerinde bir karardır, bekleyip göreceğiz.

Yukarıda “daha öte ve öncelikli problemler”den söz ettik. Biz saymadık bilmiyoruz ama bir büyüğümüzün ifadesiyle iki yılda sadece üç kez toplanabilmiş, teknik direktör istifasında bile toplanmaya gerek duymamış bir yönetimi ile Trabzon’daki maçlara gelmeye lüzum hissetmeyen bir başkanı var Trabzonspor’un. Biri çıksın da bunun sağlıklı bir yapının görüntüsü olduğunu söylesin. Ancak gel gelelim, Trabzonspor’da özellikle şike sürecinde yönetim dahili ve haricinde ortada başkandan başka bir aktör görünmüyor. Başkan görevini bırakacak ya da muhtemel ve müstakbel bir kongrede yenilecek olsa yerine gelecek kişinin kim olabileceği ve malûm süreçte nasıl bir tavır takınacağı bilinmiyor.

Bu bilinmezlik hali insanları travmatik bir koruma hissine itiyor. Başkanın bazı yanlışlarını görmezden gelmeye, hâttâ ileri giderek bazı yanlış tutumların Türkiye şartlarında yanlış sayılamayacağını iddia etmeye başlıyorlar. Tabii ki illegal şeylerden söz etmiyoruz, yoksa başkanın en önemli özelliği kulübün üzerindeki büyük şampiyonluk baskısına rağmen şikeli sezonda pisliğe bulaşmamış olması. Kredisi de büyük ölçüde buradan geliyor.

Kısa keselim, yerimiz dar ve oynayamıyoruz. Trabzonspor yönetimi alternatifsiz olmamalıdır ve bize göre değildir de. Fakat Sadri Şener görevi başında bulunsun bulunmasın, farklı isimlerin artık kendilerini bir şekilde göstermeleri, ciddi bir(er) alternatif olduklarını ortaya koymaları gerekmektedir. Milyonlarca mensubu ve yetişmiş insanı bulunan bir camia alternatifsiz olur mu? 1989’da başkan adayı olmadan kongre yapmıştı bu kulüp, çeyrek asırda hiç mi bir şey değişmedi?

06.02.2013 Taraf

30 Ocak 2013 Çarşamba

Trabzon’da dereler bulanık akıyor



Trabzonspor’da Elazığ yenilgisi sonrası Güneş’in istifasıyla başlayan kaos yazıyı yazdığımız saatler itibariyle sürüyor ve kolay kolay bitecek gibi de görünmüyor. Güneş’in istifası, akıbeti belli olan hastanın yakınlarının bu akıbeti zihinlerinde sürekli ötelemelerinden dolayı yine de şok etkisi yaptı, feryat figan arşu âlâya yükseldi. Tecrübeli hoca, olmayan bir yönetime istifasını sundu, olmayan yönetim bu istifayı yıldırım hızıyla kabul etti ve yöresel bir türküde söylendiği gibi daha canı çıkmadan tabutu bağlandı. Yerine Tolunay Kafkas getirildi.

Beterin beteri misali, taraftar bu hazin sona üzülmeye doğru dürüst fırsat bile bulamadan daha sarsıcı bir haberle alt üst oldu. 1461’in iki değerli oyuncusu Rizespor’a satılmışlardı!.. Camia, 1461’de Trabzonspor efsanesinin başlangıç dönemini görüyor, hem nostalji yaşıyor, hem “bir daha neden olmasın?” diye umutlanıyor ve kendine bile itiraf edemese de Trabzonspor’un yerine onu koymaya hazırlanıyordu. En kötü ihtimalle orada sivrilen yetenekli gençlerin Trabzonspor’a faydalı olacağına kesin gözüyle bakıyordu.

Bir kulübün başarısı öncelikle yönetime bağlıdır ve teknik direktör kariyeri ne kadar parlak olursa olsun bir bağımlı değişkendir. Başarısız ve uyumsuz bir yönetimle asla başarılı olamaz. Güneş’in başını yakan da bu gerçek oldu bize göre. Tolunay Kafkas ya da bir başkasının da akıbeti farklı olmayacaktır. İşler rast giderse Türkiye Kupası kazanılabilir, kan değişikliği etkisiyle ligde de iç ferahlatıcı birkaç sonuç alınabilir. Ama hepsi o kadar. Şapkadan çıkacak hiçbir tavşan sadra şifa olmayacaktır.

Trabzonspor’un esas problemi yönetimdir. Travmanın etkisiyle gözden kaçtı sanırım. Güneş istifa etti, istifa kabul edildi. Kim tarafından? Yönetim kurulu acilen toplantı mı yaptı da bizim haberimiz olmadı? Ya da toplantı halinde kulakları kirişte istifayı mı bekliyorlardı?

Güneş’in hataları elbette vardır. Belki en büyük hatası da gücü olduğu halde yönetime karşı gerekli tavrı takınmayışıdır. Fazlaca alaturka bir tavır olsa da tatsız bir yenilgi sonrası Galatasaray teknik direktörü Fatih Terim’in basın toplantısında emrinde çalıştığı yönetime fena bozuk atması sonucu neler oldu hep birlikte gördük. Galatasaray yönetimi Terim’e “Maaşlı çalışanımsın. Haddini bil, yoksa bildiririm” dedi ya da diyebildi mi? Tabii ki diyebilirdi ama Türkiye pratiğinde bunun faydasından çok zararı olurdu kulübe.

Güneş de benzer bir tavır takınabilseydi yönetimi hizaya da sokardı, yapısını da değiştirebilirdi. Yapmadı ya da yapamadı. Sonuç ortada. Görevi başındayken sembol kişiliği ve efsane kimliğiyle yönetime kalkan olan Şenol Güneş artık yok ve 1461’in futbolcularını satar satmaz taraftar derhal yönetime yüklenmeye başladı. Artık istifa nidaları yükseliyor.

Trabzonspor camiası içinde kulübü sağlıklı bir şekilde yönetecek kişiler de vardır, en az Şenol Güneş kadar başarılı kılacak teknik direktör adayları da. Ve tabii futbolcular da. Hele bir sular durulsun bakalım.

30.01.2013 Taraf

22 Ocak 2013 Salı

Kimimiz öldük, kimimiz nutuk söyledik…


Trabzonspor taraftarı bir yandan saha sonuçlarına üzülürken bir yandan da temiz futbol eylemlerini sürdürüyor. Bu süreçte Trabzon ve Trabzonspor çıkışlı değerli insanları da doğal olarak yanında görmek istiyor, hiç değilse sözlü olarak destek bekliyor. Fakat o insanlar her zaman taraftar gibi düşünmüyorlar. Geçen hafta Trabzonlu aydın kişi Sunay Akın ile efsane takımın unutulmaz futbolcularından Necati Özçağlayan’ın söz ve demeçleri taraftarın hayli canını sıktı. Sunay Akın, katıldığı bir televizyon programında kendisine sorulan bir soru üzerine kupa için hiçbir Fenerbahçelinin kalbinin kırılmasını istemediği mealinde ifadeler kullandı. Kelime kelime aklımda değil ama anlam olarak böyleydi.

Necati Özçağlayan da ulusal bir gazeteye yaptığı açıklamaların bir yerinde Trabzonspor ile Fenerbahçe’nin arasındaki gerginliğin kendisini rahatsız ettiğini ve artık bir şekilde bitirilmesi gerektiğini söylemiş. Sunay Akın’ın televizyonda yaptığı açıklamaların aksine bu bir yazılı metin; yani farklı şeyler söylenmiş de olabilir, haberi yapan cımbızlama yöntemiyle ince işçilik de çıkarmış olabilir. Bilemeyiz. Bildiğimiz, bu söylemlerin taraftarın ruh ikliminin çok uzağına düştüğüdür.

Necati Özçağlayan’ın beyanatını içeren habere kuşkuyla yaklaşıyoruz, bir üstteki paragrafta ifade ettiğimiz ihtiyat maddelerinden dolayı. Ancak yine de Trabzonspor taraftarının kendisinden beklediği açıklamalar bunlar değildir. Barış güzel şeydir, kaybedeni olmaz ama şartlar yerine gelecek de barış olacak. Baksanıza, Türkiye iç barışa çok yaklaştı ve inşallah artık kavuşacak. Onda da kaç denemeden sonra bu noktaya gelinebildi. Şartlar olgunlaştı çünkü.

Sunay Akın’ı ne yazık ki Trabzonspor taraftarı bugüne kadar fazla ciddiye aldı. Daha doğru bir ifadeyle sanatçı değil bilge gözüyle baktı. Hâlbuki sanatçı dediğin kişiden bilim adamı tutarlılığı beklenmemeli. Sanatçı savrulacak, yalpalayacak, kâh coşacak kâh çökecek, bazen saçmalayacak, bu arada bir şeyler üretecek. Horonun çıkışını Trabzon’un şehir merkezinden denize inen sokakların dik oluşuna, o dik sokaklardan aşağıya inen insanların yürüyüşüne bağlayan da kendisiydi. Ya horonun köy kültürü olduğunu ve Trabzon merkezde yakın zamana kadar hakir görüldüğünü bilmiyordu ya da bildiğini unutarak bir konuda fikir yürütmüş, yürüttüğü fikri de aynen kâğıda dökmüştü.

Bu noktada yine şu “topyekûn birlik-beraberlik” yanılgısına kavuşuyor yolumuz. Bir kesim bir konuda mücadele verirken, o konunun ilgilendirdiği herkesin mücadelenin içinde olmasını bekliyor. Boşuna beklemeyin, tarih böyle bir birlikteliği yazmadı bugüne kadar. “Konuyla ilgili her kesim mücadelenin içinde olmazsa başarı mümkün değildir” diye bir şey de yoktur. Fikir edinmek isteyen, Büyük Taarruz’daki asker sayısıyla aynı tarihlerdeki asker kaçağı sayısını kıyaslayabilir. İlkokul çağlarında zihin dünyamıza kazıldığı gibi Türkün ayranı kabarıp düşmanı kazma kürekle kovalamadı.

Ne oldu peki? Bir zahmet araştırıverin. Bakın bakalım kim ölmüş, kim nutuk söylemiş…

23.01.2013 Taraf

16 Ocak 2013 Çarşamba

Futbolda hakkaniyet olmazsa...


Sanırım 20 küsur yıl önceydi. Trabzon’da bir Fenerbahçe maçı sonrası galibiyeti kutlamak için sahaya giren seyirciler yüzünden bir arbede çıkmış, bir iki gün sonra mahallede sohbet ettiğimiz Fenerli bir arkadaş “bu heriflerin sahasını birkaç maç değil, bütün bir sezon kapatacaksın” diye ünlemişti.

Aradan geçti birkaç hafta, bu sefer Fenerbahçe kendi evinde Boluspor’la oynadı. Bolu’nun teknik direktörü de Şenol Güneş. Koltuklar dahil sahaya atılan yabancı maddelerden teknik direktörün kulübeden kafasını dahi çıkaramadığını gazetelerden okuyunca yine mahallede rast geldiğim aynı arkadaşa maçta ne olup bittiğini sordum. Gözleri parladı, “abi var ya, sahaya yağmur gibi yağ..”

Gerisini yazmama lüzum yok. Sahaya atılan yabancı maddelerin miktar ve iriliğiyle taraftarın takımına duyduğu aidiyet arasında pozitif bir ilişki kuruyordu bizim naif ve beyefendi Fenerli arkadaş. Tabii bu durum Fenerbahçe söz konusu olursa geçerliydi, bu yalnız onların hakkıydı. Başka bir takımın taraftarları ancak kendilerini alkışlamakla yükümlüydü, o zaman bile “canım işte, şok yenilginin etkisiyle alkışladılar” diye aşağılayabilirlerdi.

Geçen pazar akşamı 1461 Trabzonspor-Fenerbahçe maçında da yine can sıkıcı görüntüler sahnelendi. Bizim bu tip hadiselere karşı tavrımızı bilen biliyor, anlatmaya ihtiyaç duymuyoruz. Fakat bir de ne görelim, 8 ay kadar önce İstanbul’un bir yerlerini savaş alanına çeviren, polis arabalarını alt üst eden, komisere bıçak çekenleri unutanlar pek bir rahatsız olmuşlar hadiselerden. Kınamalar, teessüfler…

Yerimiz dar, lafı uzatmayalım. İki ayrı lig, iki ayrı ülke kuracak halimiz yok. Yazının başında örnek verdiğimiz arkadaş gibi olanlardan başlamak üzere bütün Fenerbahçeli dostların hakkaniyet dairesine dâhil olmaları gerekmektedir, ülke futbolunun selameti için. Ülke futbolunun selameti diye bir dertleri olmayabilir. O zaman da temcit pilavını tekrar önünüze koymak zorundayız: Bu böyle gitmez, gitmeyecek. Türkiye’de gerçek anlamda bir rekabet ortamı oluşturulmaz ve ülke futbolu dünyayla rekabet eder düzeye gelmezse, hepimiz Barcelona, M. United, Liverpool, Milan vs. taraftarları olacağız. Bizim kuşak değilse bile çocuklarımız ve torunlarımız. İnanın, futbolla ilgili anılarımızı dinlemek bile istemeyecekler. O zaman kahrınızdan ölür müsünüz, ne yaparsınız bilmem. Şu 3-1’lik Macaristan galibiyetinin yıl dönümü kutlamaları bana çok komik geliyordu örneğin.

Dün bu topraklarda işlenen yanlışların günahını biz çekiyoruz, daha da çekeceğiz. Bugün görülmek istenmeyen gerçekler torunlarımızın utancı olmasın.

Ayrıca… Bu ülkede yabancı sermayeyi görünce cıyaklamak para etmiyor. Yarın yabancı takımların irtibat bürolarını, fan kulüplerini görmeye başlayınca da etmeyecek. Hiç kusura bakmayın. 

16.01.2013 Taraf

9 Ocak 2013 Çarşamba

Trabzon’a su verilmeli



Haliç’in İstanbul’un tarih, kültür ve sosyolojisindeki önemini anlatmaya gerek yok sanırım. Önemi azalmamıştı ama 20. asrın sonlarında ne hale geldiğini yaşı müsait olanlar hatırlar. Umut kesilmişti kendisinden. Kimse temizleyemez diye düşünülüyordu, hâttâ hepten toprakla doldurmayı teklif edenler bile çıktı. Eski belediye başkanı Bedrettin Dalan zamanında radikal bir dönüşümden geçti, epeyce bir şeye benzedi ama ne kokusu azaldı ne de tam olarak eski temizliğine döndürülebildi.

Geçtiğimiz aylarda medya ve kamuoyunun nedense pek dikkatini çekmeyen bir radikal değişim daha oldu Haliç’te. Boğaz’ın suyu Altın Boynuz’a bağlandı ve sirkülasyon problemi konusunda ciddi bir takviye yapılmış oldu.

Trabzon’da geçtiğimiz günlerde Trabzon Kürsüsü tarafından konuşmacı olarak Av. Erdem Egemen, Av. Hakan Orhan, Erdal Hoş, Mehmet Baransu ve Turgay Demir’in katıldığı “Şikenin 3 Temmuz’u” adı altında bir panel düzenlendi. Panele ilgi beklenenin hayli üzerinde gerçekleşti. Bu yüksek ilgi hem şaşkınlık hem de memnuniyetle karşılandı, çünkü şehir halkı panelin konusu olan hadise hakkında o güne kadar çok ilgisiz ve kayıtsız görünüyordu. Cumartesi günleri gerçekleştirilen ve 40 haftayı geride bırakan Temiz Futbol Eylemleri bile ilk olarak İstanbul’da start almış, ancak haftalar sonra Trabzon’da da düzenlenmeye başlanmıştı.

Birbirinden çok farklı gibi duran iki konunun bağlantısına gelince. Trabzon şehrinin de bu coğrafyadaki önemi birçoklarının malûmudur. (Bizzat Trabzonluların bile ciddi bir kesimi hâlâ şehirlerini “küçük ve şirin bir Anadolu kenti” diye biliyorlarsa da gerçek öyle değildir. Bunu başka bir yazıda tartışabiliriz.) Trabzon Haliç’ten tam tersi sebeplerle susuz kalmıştır, hayati faaliyetlerini sağlıklı bir şekilde devam ettirebilmesi ve eski tarihi misyonuna kavuşabilmesi için dışarıdan su verilmesi gerekmektedir. Bu su özellikle dışarıda yaşayan ve artık dördüncü kuşağa vardıkları halde Trabzonlu kimliklerinden asla vazgeçmeyen Trabzonlular tarafından seve seve şehre taşınacaktır. Son yıllarda gelişen ulaşım ve iletişim imkânları söz konusu suya mükemmel bir şekilde yataklık edecektir, etmeye de başlamıştır.

Eskiden Trabzonspor yönetimlerinde “Trabzon kanadı-İstanbul kanadı” diye iki kesim bulunur, bu kesimler arasında bir takım problemler zuhur ederdi. Bu durum şehirde kalanların dışarıya yabancı kalması, dışarıda yaşayanların da kendilerini ait hissettikleri şehre bir miktar yabancılaşması sebebiyle yaşanırdı. Ulaşım ve iletişim imkânları geliştikçe bu yabancı kalma-yabancılaşma olguları etkisini kaybedecek, şehirde var olan ruh ile dışarıdakilerin dinamizminin bir araya gelmesinden ortaya çıkacak sinerji tahmin bile edemeyeceğimiz sonuçlar doğuracaktır. Bir kenara not ediniz. 

09.01.2013 Taraf